14 Ekim 2010 Perşembe

Teşekkürler Şili


Meğer ne hasret kalmışız; insan yerine konup, insan muamelesi görmeye. Yerin 700 metre altından birer birer çıkartılan maden işçilerine verilen değer, her ülke vatandaşına nasip olur inşallah.
*
Sabahın erken saatlerinde başlayan operasyonu izlemek üzere saatimizi kurup televizyonun karşısına geçtiğimizde, bizim de yüreklerimiz pır pır atıyordu. Binbir incelikle oluşturulmuş kusursuz organizasyon, her türlü aksaklık hesaba katılarak yapılmıştı. Uzun zamandır böyle bir heyecan yaşamadım. Karmaşık duygular içinde; orada olup, o sinerjiyi ben de paylaşmak, bir an için Şili'li olmak istedim. Tek kelimeyle muhteşemdi.
*
Aslında yapılan, olması gerekendi. Ama ne acıdır ki; nasıl bir dünyada yaşıyor ve yaşatılıyorsak , bizler bu olayı ''helâl olsun'' nidalarıyla, değerini yitirmiş bir canlı türü olarak izledik. Sıfatımız değişmese de, sezon sonu indirime girmiş giyecekler gibi değer kaybetmişiz haberimiz yok. Kapış kapış gidiyoruz.
*
İşte bu yüzdendir; Şili'ye teşekkürüm. Bize özümüzü hatırlattı: Bir zamanlar insandık.
*
Sağlık ve huzur dileklerimle.

26 Eylül 2010 Pazar

Yaşamın sırrına ermişler




Biz istediğimiz kadar ugh mugh diye dalga geçelim. Başlarındaki tüyleri, savaş boyalarını, dumanla haberleşmelerini tiye alalım.
Barış çubuklarını, yarı çıplak hallerini , tamtam danslarını , ilkelliklerini gülmece konusu yapalım.
*
Bildiğim şu ki ; onlar, tek dişi kalmış medeniyet canavarının pençesine düşmüş bizlerle eğleniyorlar. Yaşamı çoktan çözmüş, özetini çıkartmış da bizlere öğretmeye çalışıyorlar:
*
Arkamda yürüme, ben öncün olmayabilirim.
Önümde yürüme, takipçin olmayabilirim.
Yanımda yürü, böylece ikimiz eşit oluruz.

********

Son ırmak kuruduğunda,
Son ağaç yok olduğunda,
Son balık öldüğünde;
Beyaz adam paranın
yenmeyen birşey olduğunu anlayacak.

********

Beyaz adam gördüklerini anlatmak için çok sözcüğe sahiptir.
Fakat gerçeği söylemek için çok söz gerekmez.
*

Sağlık ve huzur dileklerimle.

13 Eylül 2010 Pazartesi

Sade kek


Herşey cep telefonuma gelen bir mesajla başladı. Diyordu ki ''Bir ev, bir araba ve 1.500 TL kazanmak istiyorsanız hiç ücret ödemeden falanca numaraya hemen msj. gönderin. Daha önceki bir yazımda da belirttiğim gibi; bilumum şans oyununa , düzenine pek meraklıyım ( Bunun nedenini araştırmak için bir gün kendimi kanepeye yatırıp, başucuma oturup kendimi sorgulayacağım. Gerekirse çocukluğuma kadar ineceğim.)
*
Neyse, gözlerim parlamış bir vaziyette, madem bedavaymış diyerek mesajı yolladım. Anında bir yanıt geldi. ''Arabanızın anahtarını almak için şimdi ikinci aşmaya geçip falanca numaraya msj. yollayın. Bedeli 2.40 TL. Tamam şans oyunu deyince gözlerim yuvalarından uğruyor ama çok şükür o gözler oyuna gelemeyecek kadar da açık aynı zamanda. Bu iş buraya kadar dedim ve kendimce konuyu kapattım. Lâkin, onlar kapatmıyor. Beş dakika arayla ''Evinizin tapusunu almaya niye gelmiyorsunuz?'' gibilerinden kışkırtıcı msj.lar geliyor da geliyor.
*
Haydi, dedim bu da son ama. Msjı. yolladım. Bu kez farklı bir yanıt geldi. Bir internet adresine yönlendiriliyordum. Oradan şifremi almam ve artık çekilişi beklemem söyleniyordu. ''Hah be şöyle'' diyerek bilgisayara yöneldim. Şifre almak üzereydim ki bunun da bir ücreti olduğunu duyunca çok sinirlendim. Bu kadarı da fazla diyerek konuyu kafamdan silip, kendime yeni bir göbek adı buldum ''KEK''.
*
Çekiliş gününe kadar mesajların ardı arkası kesilmedi. ''Geç kalmayın.Son 20 dakika '' diyen mesajları ben silmekten yoruldum. Abartmıyorum ben 50 ye kadar sayabildim. Dahasını siz hesap edin. Bunun yanısıra yine bir başka numaradan gelen israrlı mesaj ''Kuruluşumuzdan kol saati kazandınız şu numaraya kaydınızı yaptırın'' demez mi? Hayır, niye duvar saati ya da başka bir şey değil de kol saati.
*
Yani, sizin anlayacağınız ben 2.40 TL ile ucuz atlattım. Kendime ''Sade kek'' diyorum.
*
Herşeye rağmen gülmeyi unutmayalım.

7 Eylül 2010 Salı

Gülegüle Ramazan


Bir ay boyunca, hoşsohbet bir misafiri ağırladık.
O ayakkabılarını giyerken, geride bıraktığı güzel anılar yüzümüzde bir tebessüm, içimizde şimdiden tatlı bir burukluk bıraktı bile.
.
Ne daha fazla, ne daha az kalmasının doğru olmayacağını biliyormuşcasına, muhabbetin bittiği yerde ''E haydi artık bana müsaade'' dedi ve gidiyor.
.
Seneye bir daha buluşabilir miyiz? Ya da geldiğinde ben O'na aynı özeni, güleryüzü gösterebilir miyim? Dilerim; bu güzel beraberliğe ''Nerede kalmıştık?'' diyerek kaldığımız yerden devam ederiz, tutabilen- tutamayan tüm aile bireylerim ve sevdiklerimle birlikte.
.
Güle güle Ramazan.

3 Eylül 2010 Cuma

Eski ağıza yeni tad


Resimde görülen hayvanımızla, henüz lezzetini bilmesek de uzaktan uzağa tanışma çabası içerisindeyiz. Kendilerine angus deniyor. Görüldüğü üzre bir tanesi angus angus bakıyor işte. Büyük bir ihtimalle lisanı İngilizce. Bizatihi taa Avustralyalardan yemeklerimize ekonomik katık olmak üzere parti parti geliyorlar. Haydi hayırlısı.
*
Artık kasap-müşteri ilişkileri de biraz değişecek zannımca. ''Hemşerim, bana az yağlı, ince kıyım çiğ köftelik angus çekiverir misin?'' talebi ilginç olacak sanki. Çiğ köfte- angus. Veya orta yağlı dolmalık angus. Televizyonda gün boyu izlediğimiz yemek tariflerinde de durum garipliğini koruyacak. '' Yediyüzelli gram yağsız angus etini alırsınız bir güzeel.'' Yok yok henüz beynimde bir yere oturtamadım. Yemeyi hiç düşünmüyorum. Neyyyseee.
*
Ben bir hayvan dostu olarak bu garibanların psikolojik durumlarıyla ilgileniyorum aslında. Onca yoldan ne kadar zor şartlarda geliyorlar kim bilir. Yorgun ve sinirli oldukları; dilini bilmedikleri insanların, daha önce duymadıkları nidalarıyla (brüs mürs gibi) şaşkına döndükleri kesin. Daha önce yanlarında kesilen arkadaşları oldu mu bilemem? Ama onlar, İslami koşullarla kesilecekleri için son anlarında duyacakları besmele ve tekbirler de zavallıları giderayak bihayli korkutacaktır herhalde.
*
Afiyet olsun yiyenlere.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Hoşgeldin Ramazan




Ne güzel, ne anlamlı bir aydır Ramazan. Özellikle bu yıl büyük bir heyecan ve merakla bekledim. Ağustos sıcağında onaltı saat aç ve susuz kalmayı başarabilecek miydim? Açıkçası üstesinden gelememek düşüncesi beni çok korkuttu. Ama korkum yersizmiş.

*
Huzur doluyum. Zaten her ramazan ben buyum. Gücümü sınıyorum, sabrımı sınıyorum ve kendimi diğer aylarda olduğumdan çok farklı hissediyorum. Bluğa ermiş bir çocuğun büyümüşlük duygularını yaşıyorum. Kendime daha bir fazla güveniyorum. Dilerim bu uzun yıllar böyle devam eder.

*
Aaaah nerde o eski ramazanlar diyenlerden değilim. Evet, onlar da çok güzeldi. Çoktaaan anı defterimin sayfalarına kaydedildi ve artık o günleri tebessümle anabilecek kadar olgunlaştım, hüzünleri aştım. Bu günler de bir gün anı olacaksa şayet, yine tebessümle anacağım güzellikler biriktirip yazmak istiyorum defterime. Haksızlık olur yoksa bu günüme.
Ailemle, sevdiklerim ve sevenlerimle paylaştığım sıcacık bir pide, mutlu olmama yeter de artar bile.
*

Bir bardak suyun ve sahip olduğum herşeyin kıymetini bilmemi sağlayan bu mubarek ayı ben sevmeyeyim de kimler sevsin.

Meğer ben ne kadar zenginmişim.
*
Sağlık ve huzur dolu nice ramazanlara.


8 Ağustos 2010 Pazar

Zıvanadan çıkmak


Zaman zaman kullandığımız bir deyimdir; zıvanadan çıkmak. İtiraf edeyim, düne kadar gerçek anlamını bilmiyordum. Çıkanları görüyordum, hatta bazen ben de çıkıyordum da neyin nesidir bu zıvana merak bile etmiyordum.
*
Gelelim gerçek anlamına: Şekilde görüldüğü gibi, pencere camını çevreleyen pervaz kısmının birbirine geçen köşeleri imiş zıvana
Varın gerisini siz düşünün.
*
İki ucu açık küçük borulara da zıvana denildiği bir rivayet. Hoş, o borudan çıkmak da pek kolay olmasa gerek. Ancak, bizim zıvanamızın kaynağı pencere köşesiymiş.
*
Dileğim; zıvanadan çıkmış bir topluma dönüşmeden, aydınlık günlere kavuşmak.
*
Sağlık ve huzur dileklerimle.

22 Temmuz 2010 Perşembe

Tepeden tırnağa espri kaynağıyız


Ramazana az bir süre kaldı. Ancak, tepeden inme bir beyanat yalnız bizi değil tüm Müslüman alemini karıştırmaya yetecek sanırım. Birdenbire gündeme oturuveren meyva - alkol ilişkisi kafaları allak bullak etti. Ya bugüne kadar yenilenleri Allah affeder mi acaba? Meğer top yekun bre zındık mışız da haberimiz yokmuş. Çoluk-çocuk, yaşlı-genç AMATEM'e mi gitsek ne yapsak.
*
Düşünebiliyor musunuz? Trafik polisi çevirmiş alkolmetreye üflemenizi istiyor. Promil almış başını gidiyor. Polis kaşlarını çatmış soruyor '' Kaç dilim karpuz yedin?'' Siz de suçlu bir ifadeyle ''Yok Abi, armutun üstüne şeftali yedim. Herhalde fazla karıştırdım. Cezamı kes de gideyim''. Polis daha da sinirli '' Yok ya, sen karıştır meyvaları, sonra da trafik canavarı gibi çık otobana'' Bu, herhalde polis ve sürücüler arasında gelişecek, trafik tutanaklarına geçecek yeni bir diyalog silsilesi olacak.
*
Bir diğer ilginç konu, bu akşam haberlerinde kulağıma çalındı: Çocukların yediği bir takım abur-cubur yiyeceklerin içinde bol miktarda kurşun varmış meğer. Demek ki, bundan böyle çocuklarımıza nazara uğramasınlar diye kurşun döktürmemize de gerek kalmamış. Gıda sektörü, işi kökünden çözmüş. Elem tere fiş kem gözlere şiş diyerek gofretlerin, çıtır cipslerin içine karıştırdıkları kurşunla çoluk-çocuğumuzun selametine katkıda bulunmuşlar. Allah razı olsun.
*
Gülüyoruz ağlanacak halimize.
Sağlık ve huzur dileklerimle.



9 Temmuz 2010 Cuma

Reenkarnasyon


Uzunca bir aradan sonra yine buradayım; bana ilginç gelen bir olay ve konuyla.
*
Yanda fotoğrafını gördüğünüz kedicik, açık büfe haline getirdiğimiz balkonumuzdan mamasını yiyip Red Kit misali ( ben yalnız bir kovboyum) yoluna devam edip gidenlerdendi. Taa ki üzerinde taşıdığı enteresan silüeti fark edene kadar. Gördüğünüz gibi bu bıyıklı ve hatta biraz da güleç yüzlü şahıs ne anlama gelir bilinmez.
*
Benim, sokak hayvanlarına yaşam hakkı tanımayan, hor gören insanlar için ettiğim bir bedduam vardır: ''İnşallah bir daha dünyaya gelirsen sokak hayvanı olursun.'' İlk aklıma geliveren; bu değişmez bedduamın isabet ettiği bir şahsın ibretlik görüntüsüdür oldu. Sanki lâyık olduğu yeri bulmuş gibi. Size de ilginç gelmiştir, umarım.
*
Sağlık ve huzur dileklerimle.
*
Not: Blogumu yorumlara kapattım. Lütfen yanlış anlamayın. Diğer blog arkadaşlarıma gereken ilgi ve özeni gösteremediğim için, yapılacak her yorum beni mahcup edecektir. Anlayışla karşılamanız dileğiyle.

25 Mayıs 2010 Salı

Pişti olmak


Bugün dostlar beni alış-verişte gördü.
*
Yine üzerimde kot pantolonlarımdan biri , üzerimde rahat çizgili gömleğimle mağazalara, vitrinlere bakınarak dolaştım; havanın sıcaklığından ve yoğun kalabalıktan bunalarak.
*
Bir ara gözüm, hemen yanımda yürümekte olan hanıma takıldı.
''Aaaa ne tesadüf '' dedim. Bluzlarımız aynıydı. Olabilir, bunda çok da garipsenecek bir durum yoktu benim açımdan. Nereden aldığını biliyordum, o kadar. Magazin programlarında aynı giysi içerisindeki sanatçıların asabi halleri gözümün önüne geldi; ''Ne kadar abartıyorlar'' dedim kendi kendime. Bu ahval ve şeraitin bir de adı vardı onların dilinde:Pişti olmak.
*
İlerleyen saatler içerisinde ben de sıcaktan iyice pişmiş ve bayırları yere paralel bir vaziyette çıkar hale gelmiştim. Alacaklarımı almış, bulacaklarımı bulmuş fakat yorgunluğum hat safhaya ulaşmıştı. Alış-veriş mahallim Kadıköy'dü ve malum boğamızın bulunduğu meydana gelip, kafamı kaldırdığım anda, en üstteki görüntünün neredeyse birebirini yaşadığım iğrenç bir durumla karşılaştım. Sanki biri bize çağrı yapmıştı:''Hepiniz çizgili bluzlarınızı giyip boğanın önünde toplaşın'' kabilinden. Gözlerim karardı, midem bulandı. Böyle birşey olamazdı.
*
Yorgunluk mu kalır bende. En hızlı adımlarla toplantı yerinden ayrılıp, önüme çıkan ilk toplu taşıma aracına binerek bluzdaşlarımdan uzaklaştım. Eve gelir gelmez O'nu gardrobumun kışlık bölümüne astım.Hiç değilse bir süre gözüm görmesin.
*
Bunun adı jokerli pişti olma mı? :-(((
*
Sağlık ve huzur dileklerimle.