31 Ocak 2012 Salı

İNCELİĞİN BÖYLESİ

















Büyük Bestekâr'ımız Selahattin Pınar'ı herhalde hepimiz tanırız. Afife Jale ile yaşadığı büyük ve hüzünlü aşk öyküsünü de bilmeyenimiz yoktur. Neydi bu aşkı bu kadar yüce kılan?





Bir radyo programında, kuzeni Mustafa Alabora ile yapılan söyleşiyi tesadüfen dinlemem, bu merakımın yanıtını bulmama yetti. Kilit, bir olayla açılıverdi beynimde. Yanılmıyorsam Amcası oluyormuş Selahattin Pınar.





Olay şu: Afife Jale ve Bestekârımız , evlerinin küçük bahçesinde çiçek yetiştiriyorlarmış. İki ayrı saksıya aynı cins çiçekten ekerek, biribirlerine göstermeden sulayıp bakımlarını yapıyorlarmış. Zaman zaman bu çiçekleri karşılaştırıp Hangisi daha güzel diye yarıştırıyorlarmış kendi aralarında. Sonunda da hep kavga çıkıyormuş.





Buraya kadar herşey normal. ''Benim çiçeğim seninkinden güzel'' demez mi insanoğlu? Hayır, işte ilişkiyi farklı ve ince kılan yanı da burada. Ne zarif bir kavgadır bu Ya Rabbim: ''Senin çiçeğin benimkinden güzel''







Sağlık ve huzur dileklerimle.






28 Ocak 2012 Cumartesi

KARLI BİR ANI



Sizler okumasanız da yandaki arkadaş

muhabbetime kulak verir sanırım:


Çok seneler önceydi, herhalde oniki yaşında

falandım. Annem, hafta sonlarını bizimle geçiren teyzem ve ablalarımla birlikte bir düğüne gidiyorduk. Sevgili ablalarım bu tür etkinlikleri hiç sevmedikleri için sonunda yenik düşecekleri mücadelenin sözlü savunmasını yapıyorlardı. Ben ise yiyeceğim pastanın hayalini kurmaktaydım.


Hava çok soğuktu ve ufak ufak kar atıştırıyordu. Fatih'in dik bayırını çıkıp, Saraçhanebaşı'ndaki düğün salonuna ulaştığımızda kar iyiden iyiye yağmaya başlamıştı. Tanıdıklardan oluşan, büyük bir masada gelişen büyüklerarası sohbet kulağımda kirlilik yaratırken, sahneden gelen LOCK LOCK, BİRİRİRİ İKİKİKİ denemeleriyle dikkatim tamamen orkestraya kilitlenivermişti. Ne de olsa müzik.:-))


Gelin ve damadın yaptığı ilk dansın ardısıra pist, diğerleri ile de doluverdi. Ben kendimce düşünceler içindeydim { Pasta çukulatalı mıydı acaba, meyvalı mı??} Derken, derken... kafamı çevirme ihtiyacı duyduğum bir siluet üzerime doğru eğildi. ''Benimle dans eder misiniz?'' diyen takım elbiseli bir ergen. Ama ben, ama ben,... şeyyy, meyyyy derken, karşımda oturan annem ve teyzemin yarım dudak gülüşlerini hiç unutmayacağım. Annemin veremiyesice izni ile hayatımın ilk dansına doğru riv riv riv titreyerek ilerlemeye başladım. Allahım, biliyordum dönüşte herkes benimle gırgır geçecekti.


Evimizde yaptığımız danslarda ben sevgili ablalarıma kavalyelik yapardım o zamanlar. Alışkanlık, önce kolumu dolayıverdim delikanlının beline şuursuzca. Bizim masaya ilişen gözümün gördüğü manzara; annem ve teyzemin gözlerinden yaş gelircesine güldüğü. Sevgili ablalarımla pist üzerinde karşılaşmak ise ayrı bir felâket. Sanki dans pistine ''PIRPIR HELİKOPTER inmiş gibi yanımdan geçip durdular.


Besbelli delikanlının ilk dansı değildi. İlk heyecanı atlatan ben, arkadan tsunami gibi gelecek ikinci heyecan fırtınasından habersizdim. İSMİNİZ NEDİR? Hayyydi buyrun. Askeriye bandosunu aratmayan, tangır tungur orkestra gümbürtüsü arası Rayegân. Diyeceğim de diyemiyorum, adeta meliyorum. Raaaa yeeee gââââ nnn. Neyse ki takı merasimi falan kurtardı beni.


Pasta neli miydi? Hiç hatırlamıyorum. :-(( Dönüşü hiç ama hiiiç unutmuyorum. Herkes başka bir bakış açısıyla ve kahkaha eşliğinde dansımı yorumlarken, teyzemin karlı yollarda benim nasıl taklidimi yaptığını görür gibi oluyorum. Finalde, koluna sıkı sıkıya girdiğim teyzemle birlikte düşüşümüz geceye damgasını vurmuştu. Çok gülmüştük.


Sokakta top oynayıp ip atlamaya devam eden ben, aile bireyleri tarafından daha bir farklı kollanmaya başlanmıştım o günden sonra. Herhalde ''Vay be büyümüş de haberimiz yokmuş'' demişlerdi içlerinden. :-))



Sağlık ve huzur dileklerimle.



11 Ocak 2012 Çarşamba

Dün değil evvelsi gün




Doğum günümdü. :-))

57. Yaşıma merhaba dedim.

Kimseyi ilgilendirmese de gözüm alışsın diye bir daha, bir daha yazıyorum. 57, 57, 57. Vallahi görüntüsü gayet güzel.

Hani okul yıllarında yaptığımız gibi, sağına soluna estetik çizgiler çekerek tavşan ya da kedi haline getirdiğimiz türden. İnşallah güzel bir yıl olur.

Bu yıla damgasını vuran ilginç hediyem, Erdem'imin aldığı, uzun zamandır hayalini kurduğum müzik aleti idi; NEY.

Elime aldığım her müzik aletini çalmak gibi doğuştan bir yeteneğe sahip oluşum, işte burada beni yaya bıraktı. Elime tutuşturup ''Haydi Anne çal da dinleyelim'' dediğinde , son derece kendimden emin havalarla, canım aletimin içine en duygulu, en sıcak nefesimi akıtırken, bana bu kadar kayıtsız kalacağını hiç hesaba katmamıştım. Ney suskun, karizmam suskun, ben suskun. :-((

Hemen pes etmek olur mu? Açtım bilgisayarı, ney dersleri videolarına verdim bir güzel kafamı. Karşımdaki hoca bülbül gibi çalıyor, benden bir düüüt sesi bile çıkmıyor. 45 derece eğim tamam, ıslık çalar vaziyetteki dudak tamam, nefes desen son haddinde, üfür Allah üfür.

Yok yok yok. Dudaklarım uzadı, başım dönmeye başladı, sırtımdan ter boşandı. :-((

''Elbet bir gün çalacağım, ama o gün bu gün olmayacak , doğum günümde son nefesimi vermeyeyim'' diyerek aleti elimden bıraktım. Tabii bu işin peşini bırakmayacağım.

Kendi kendime bir karar verdim: Ömrüm oldukça HER YIL YENİ BİR ENSTRUMANLA TANIŞACAĞIM.

TÜM DOSTLARA SAĞLIK - HUZUR ve MÜZİKLE DOLU YENİ BİR YIL DİLERİM {:-))

23 Aralık 2011 Cuma

YIL DÖNÜMÜ



23 Aralık 2008, blog alemindeki ilk yazım ve benim için tarihî

bir gün. Dün gibi hatırlıyorum demek çok klasik olacak,

evvelsi gün diyeyim bari. Sanki rüya gibi uçuyor yıllar (Yine

musıkî damarım şahlandı). Ara sıra dursalar da hesap sorsak,

kaybolan günlerimiz için.





Yaşam bir san'attır diye başladım söze. Yaşama ve sanata verdiğim


değer nedeniyle. Dileğim; yeni yılda daha sık birlikte olabilmek.



NİCE NİCE YILLARA BLOGCUĞUM.

13 Aralık 2011 Salı

13 ARALIK ve BİR ALIK




OOOO Benim işte.



Salı, benim musıkîye doyduğum gündür. Farklı iki toplulukta birbirinden güzel eserler öğrenip , dönüş yolunda için için mırıldanarak mutlu mutlu evimin yolunu tutarım.



Bugün de o günlerden biriydi. Güzel hava, zamanında gelen otobüs ve rahat başlayan yolculuk. Taa ki E5 karayoluna çıkana kadar. Bir anda aklıma gelen, iki haftadır sahibine veremediğim bebek hediyesi (tulum). Birlikte meşk ettiğimiz, uzun yıllar aynı iş yerinde çalıştığım bir arkadaşımın ilk torunu için almıştım. Benden çıkan HİYUVVVV nidası ile körüklü upuzun otobüsün her yanından bir kafa şööööyle bir bana baktı. Kendi kendime ''Kendine gel'' dedim ve tasalara büründüm. ''Allah vere de bebecik çabucak büyümese'' gibilerinden anasının-babasının duymasını hiç istemediğim garip dileklerle yolculuğumun birinci etabını tamamladım.





Her hafta olduğu gibi büfeye uğrayıp birer satırlık şans oyunlarından oynadım ve elimdeki poşetin düşme tehlikesini bertaraf etmeye çalışırken zavallı cüzdanım, perişan bir halde kendini yere atıverdi. Bozuk paralarım çevreye saçılırken, ben Allah Allah, Allah Allah vaziyetinde kalakaldım. Camekânlı seyyar dükkânını başıboş bırakıp yardımıma gelen güzel insana bir jest yaparak bayat açma ve çatallarından aldım.





Son etap bindiğim dolmuşta birdenbire aklıma ucu içine kaçan tükenmezim geldi. Elimi çantama attım ve tükenmezin birbirine geçen kısımlarını sıkıştırma çabasına giriştim. Bir anda oink oink içindeki yay havai fişek edasıyla dolmuş semalarında yükseldi, tepesi yere düştü ve bendeki nasıl bir azimse parçaları yolcular yardımı ile toparlayarak, içimi huzurla doldurdum. Duyan da Cross Mross marka kaliteli bir kalem zannedecek. Uyduruk, sıradan birşey. Yine kendi kendime; Allah Allah, Allah Allah dedim durdum.





Bugünde birşey vardı, ama ne??? 13 rakamıyla bugüne kadar hiç de bir alıp veremediğim olmamıştı. Hatta, ayın 13ünde doğan sevdiğim bir sürü insan varken...





Sağlık ve huzur dileklerimle



17 Kasım 2011 Perşembe

ARKA-DAŞ




BUGÜN ''DÜNYA ARKADAŞLIK GÜNÜ '' imiş.

Bir günde kim bilir kaç kez tekrarlarız bu hitabı. Arkadaş'ım nasılsın?

Ne zaman buluşuyoruz Arkadaş'ım?... Ne anlama geldiğini bilir miyiz söylerken?

Bizlere ne kadar büyük sorumluluk yüklediğini düşünür müyüz ? ARKA-DAŞ



Bir vakitler savaşlarda; arkadan gelebilecek tehlikelere engel olmak amacıyla, askerlerin

sırtlarını dayadıkları taşlara verdikleri isimmiş: ARKA-TAŞ. Sonraları, bu kayalar kadar

sağlam, arkadan vurmayacağına ve vuracaklara engel olacak kişi diye bildikleri dostlarına bu

anlamlı sözcüğü yakıştırmışlar.


Melike Demirağ'ın klasikleşmiş şarkısında ifade ettiği gibi;

Bir kıvılcım düşer önce
Büyür yavaş yavaş
Bir bakarsın volkan olmuş
Yanmışsın arkadaş...


Gerçekten güzel şeydir ARKADAŞLIK; hakkını vermek koşuluyla.


Allah hepimizi ARKA-DEŞ lerden korusun.


Sağlık ve huzur dileklerimle.




29 Ekim 2011 Cumartesi

TÜRKİYE CUMHURİYETİ






CUMHURİYET , TÜRKİYE'NİN SOYADIDIR. KALDIRILAMAZ, DEĞİŞTİRİLEMEZ.

BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN.


NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE




* Temeli büyük Türk milletinin ve onun kahraman evlâtlarından mürekkep büyük ordumuzun vicdanında akıl ve şuurunda kurulmuş olan Cumhuriyetimizin ve milletin ruhundan mülhem prensiplerimizin bir vücudun ortadan kaldırılması ile bozulabileceği fikrinde bulunanlar, çok zayıf dimağlı bedbahtlardır. Bu gibi bedbahtların, Cumhuriyetin adalet ve kudret pençesinde lâyık oldukları muameleye maruz kalmaktan başka nasipleri olmaz. Benim naçiz vücudum birgün elbet toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşıyacaktır. Ve Türk milleti emniyet ve saadetinin kefili olan prensiplerle medeniyet yolunda, tereddütsüz yürümeğe devam edecektir.
1926 (Atatürk’ün S.D. III, S. 80)

24 Ekim 2011 Pazartesi

CANIM ACIYOR





Nasıl acımaz?



Yurdumun bir köşesinde

kıyamet kopuyor. Taş taş üstünde kalmamış, insanlar şaşkın.

Zenginle fakirin bir olduğu, felâketin tam orta yerinde sefaleti yaşıyorlar.

Aileler kaç kişi kaldıklarını bilmeden biribirlerini arıyorlar.

Yıkıntıların arasından gelen sesler canları, ciğerleri.

Böyle bir acıyı hangi yürek taşıyabilir.



ALLAHIM SEN KALANLARA DAYANMA GÜCÜ VER.



23 Ekim 2011 Pazar

A D S I Z' a



Sevgili Adsız Arkadaşım, eleştiri yapmak için kimliğinden, kişiliğinden vazgeçmeseydin keşke. Üzüldüm.


Diğer Arkadaş'larıma hemen kısaca bir açıklamada bulunayım da merak etmesinler. Fiiiiyuvvv tarihinde Vatan Sıhhate Benzer diye bir yazı yazmıştım. Gerçekten, sevgili Sıfatsız Arkadaşımın da yorumlarında (keşke silmeseydim) belirttiği gibi, biraz kel alâka sümbül efendi durumu hasıl olmuş. Yazdığımı ben de pek beğenmedim. Zaten birçok yazımı da dönüp baktığımda beğenmiyorum. E ben zaten yazar falan da değilim. Kimseyi zorla kolundan tutup ''İllâ benim yazılarımı oku'' diye de çekiştirmiyorum.


Nam'sız Arkadaşım gelmiş :D gibi bir yüz ifadesi bırakarak, benim durumu anlamamı sağlamaya çalışmış. Yorumlar, benim denetimimden geçmeden yayınlandığı için ve ben de dönüp bakmadığımdan, sağolsun bir daha gelmiş; konu başlığı söz ile yazının alâkasız olduğunu belirtir bir yorum bırakmış. Tabii ben işin farkında bile değilim, yine gelmiş iki kelimelik bir yorum daha bırakmış. Canım benim, dönmüş dolaşmış hazaar içine sinmemiş, iki yorum daha bırakmış. Yani, bana nasıl değer veriyorsa üslubu kalın yorumlarını göstermeyi kendisine şiar edinmiş. Sonunda gördüm Ünsüz Arkadaş'ım. Artık rahat uyuyabilirsin.


Keşke, kim olduğunu bilseydim ve pek de kibar olmayan eleştirin için teşekkür edebilseydim. Ama uzun zamandır yoruma kapattığım blogumu bu seferlik özellikle senin için açık bırakacağım. Belki söyleyecek bir sözün vardır.


Sağlık ve huzur dileklerimle



5 Ekim 2011 Çarşamba

VENEZUELA'NIN SOKAK ÇOCUKLARI



SİZİ BİLMEM BEN ÇOK ETKİLENDİM.
Jose Antonio Abreu isimli Venezuela’lı bir piyanist, ekonomist, eğitimci, aktivist, ve politikacı 1975'de bir vakıf kurarak El Sistema diye bir programla Venezuela'da binlerce sokak çocuğunun enstruman çalmayı öğrenmesini sağlıyor. 150,000'den fazla sokak çocuğu enstrüman çalmayı öğrenmiş ve dünyanın en iyi orkestralarına gidiyorlar. Sadece başkentlerinde 30'dan fazla senfoni orkestrası varmış. Gustavo Dudamel Los Angeles Philarmonic'in şu anki 29 yaşındaki şefi de böyle bir geçmişten geliyor. Seyredeceğiniz eseri Gustavo Dudamel yönetiyor ve bu çocuklar çalıyor.

Şaşırtıcı bir not daha, Başkan Hugo Chavez de bu programa tam destek veriyor.
DARISI BAŞIMIZA.