30 Aralık 2009 Çarşamba

Rayegân'dan


BUNCA YILIN ÖZETİ


Limonla, nar ekşisiyle buruldum


Sumak, pul biberle yandım kavruldum


Yağ bağladı yüreğim, tuza boğuldum


Kırmızı, beyaz, yeşil renklerle yoğruldum


Ancak şimdi yenebilecek hale geldim


Güzel bir gâvur dağı salatası oldum.





Yeni yıla bir gün kala :)))))))

28 Aralık 2009 Pazartesi

Silkmede birinciyiz



Silkmede birinciyiz. İyi de her başarılı silkmeciye madalya verilir mi? Haayır. Sözü biraz dolandırarak başka bir yere getirmek istiyorum: Üst kat komşuma.

Evin üç cephesinden gün boyu her an bir şeyler silken bu temizlik hastası komşumdan ben de yaka silkiyorum. Komşuluğumuz apartman girişinde selamlaşma ve hatır sormayla sınırlı olan, son derece sessiz ve sakin bu komşumuzun; dingin haline bu eylemler sonucu ulaştığına inanıyorum. Bu da O'nun yogası.

Sabah faslı, yatak odası penceresinden çarşaf ve battaniye silkmeyle başlıyor. Öğlene doğru salon penceresinden toz bezi ve kilim tarzı yer yaygıları ile faaliyet devam ediyor. Akşam üzeri işten gelen eşinin palto, kazak ve pantolonu oturma odası balkonundan (abartmıyorum) çırpılmaya devam ediyor. Son olarak, akşam yemek sonrası sofra bezi ve içinden her ne çıktıysa naylon poşetlerin ters çevrilmiş hali mutfak camından silkilerek gün bitiyor. Sizce bütün bu yaşananlardan sonra madalyayı hangimiz hak ediyor?

Her yıl yapılan yönetim toplantılarında dile getirmemize ve apartman girişindeki panoya yazmamıza rağmen sevgili komşumuz bildiğinden şaşmıyor. Umudum 2010 da. Gülmeyin, bu da yeni yıl beklentilerimden biri.

Sağlık ve huzur dileklerimle.

(Yeni yıla üç gün kala)

27 Aralık 2009 Pazar

Noel Babamızı istiyoruz


Bütün dünyada ''Noel Baba'' olarak bilinen, Antalya'nın Kaş ilçesi yakınlarındaki Patara'da doğup, Demre ilçesinde ölen Hristiyan din adamı Aziz Nicholas'ın İtalya'ya kaçırılan kemiklerinin, doğduğu ve öldüğü topraklara iade edilmesi isteniyor.

Haber:Sabah.com.tr
******************
Gülelim mi, ağlayalım mı? Tuzu kuru ülkemizin en büyük sorunu Noel Baba'nın kemikleriymiş de haberimiz yokmuş. Yine de Kültür Bakanlığımızca başlatılan bu girişimi hafife almamamız gerekir. Bu güne kadar neyi istedik de alamadık.
*
Bir rivayet kemikler İtalya'da da değil İrlanda'daymış. Yani bizim için zor ve meşakkatli bir dönem başlıyor. Bütün Türkiye nefeslerimizi tutup Noel Baba'cığımızın kemiklerinin geri gelmesi için dua edeceğiz. Etin tadını unutup kemik suyuna çorbayla yetinen, sokaklara dökülmüş işçilerimiz için bu kemikler neyi çağrıştırır bilemem.
*
Tarihi eserlerimiz yıllardır TIR konvoylarıyla yurt dışına kaçırılırken niye aynı hassasiyeti göstermedik. Üniversitenin Arkeoloji bölümünü bitiren gençlerimiz niye itfaiyeci olabilmek için sınavlara giriyor. Gün yüzüne çıkmayı bekleyen yüzlerce medeniyet şehri varken topraklarımızın altında; Noel Baba'nın kemiklerinin peşine düşmek kolaycılık olmuyor mu?
*
Kolay gelsin Kültür Bakanımıza.

26 Aralık 2009 Cumartesi

Bir yıldır buradayım




Acısıyla, tatlısıyla bir yılı geride bıraktık gibi beylik sözler söylemek istemiyorum. Bunları zaten birkaç gün sonra bol bol duyacağız.

Evet, bir yıl olmuş bildiğim dünyadan başka bir dünyada varlık göstereli.

Sanal alem dedikleri bu yerde kendimce, klavyemin tuşlarına dokunduğum kadar, birşeyler yazdım çizdim. Dönüp, dönüp okudukça beni dışarıdan izleme olanağı buldum. Fikirlerimle, duygularımla ve zevklerimle yeniden tanıştım Mevlana'nın dediği gibi.

21 Aralık 2008 blog-blogger sözcüklerinin anlamını öğrendiğim, miladi bir tarihtir benim için. Güzel Oğlum'un ''Haydi anne başla yazmaya'' diye önüme koyduğu, matbaa kokulu bir defter gibiydi blogum.Heyecanla, elim titreyerek başladım yazmaya. Nerden başlayacağımı, ne yazacağımı bile bilemiyordum. Bıraktım kendi akışına.

Yaşam bir sanattır dedim; herşeye rağmen başını dik tutmayı başarabilen, yaşama gülen gözlerle bakabilenler adına.
*
Selâm olsun tüm yaşam ustalarına.

21 Aralık 2009 Pazartesi

Mevlana'dan



HAYATTAN NE ÖĞRENDİM?


Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum.

Işığı gördüm, korktum.

Ağladım.

Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim.

Karanlığı gördüm, korktum.

Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi...

Ağladım.

* * *

Yaşamayı öğrendim.

Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu;

Aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.

* * *

Zamanı öğrendim.Yarıştım onunla...

Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını,

Zamanla öğrendim...

* * *

İnsanı öğrendim.

Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu...

Sonra da her insanın içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.

* * *

Sevmeyi öğrendim.

Sonra güvenmeyi...

Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu,

Sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim.

* * *

İnsan tenini öğrendim.

Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu...

Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.

* * *

Evreni öğrendim.

Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.

Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim.

* * *

Ekmeği öğrendim.

Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini...

Sonra da ekmeği hakça üleşmenin, bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim.

* * *

Okumayı öğrendim.

Kendime yazıyı öğrettim sonra...

Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana...

* * *

Gitmeyi öğrendim.

Sonra dayanamayıp dönmeyi...

Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi...

* * *

Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta...

Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.

Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine aydım.

* * *

Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.

Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.

* * *

Namusun önemini öğrendim evde...

Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu;

Gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el sürmemek olduğunu ögrendim.

* * *

Gerçeği öğrendim bir gün...

Ve gerçeğin acı olduğunu...

Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da lezzet kattığını ögrendim.

* * *

Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.

********

Ben dostlarımı ne kalbimle ne de aklımla severim.

Olur ya ...Kalp durur ...Akıl unutur ...

Ben dostlarımı ruhumla severim.

O ne durur, ne de unutur ...

MEVLANA

5 Aralık 2009 Cumartesi

Geldi Aralık ayı


Bu demektir ki; bir yaş daha büyüyorum. Gülmeyin; sizleri bilmem ama ben büyümeye devam ediyorum ve edeceğim. Her yıl yaşama dair yeni yeni şeyler öğrenmek büyümek değildir de nedir? Oysa ki yaşlanmak; öğrenecek şeyi kalmadığını zannedip, geri kalan ömrünü tükenerek geçirmeyi yeğleyen insanların benimsediği kolay ve köhne bir duygudur. Hiç işime gelmez.
.
Bugün geçmişteki benle azıcık dalga geçmek istiyorum: Birkaç yıl öncesine kadar Aralık ayı, benim için ''gerilim ayı'' idi. Aralığın ilk günü itibarı ile bir telaş kaplardı içimi ve otuzbir gün sürerdi. Neredeyse kanepelerin koltukların altında, hurçların içinde arar dururdum biten yılı. Allahım, nereye gitti koca yıl. Tüh, daha dün gibi yılbaşıydı. Vah vah vah, ne çabuk geçti onik ay. Dur bi dur, bu ne tasa, bu ne gam. Ne güzel işte. Yara, bere almadan sular seller gibi yaşamış bitirmişsin bir yılı. Darısı yenisinin başına. Ne bekliyordun ki; başından talih kuşlarının birinin kalkıp birinin konmasını mı?
.
Artık, o eski aralık sendromlarımın bir şımarıklıktan ibaret olduğunu biliyor, bu nedenle yeni yıla daha huzurlu giriyorum. Sevdiklerimle ve sevenlerimle aynı duygu ve güzellikleri paylaşmanın bir monotonluk, yaşamımı oluşturan tekrarların bir tekdüzelik değil yaşamımın vazgeçemeyeceğim temposu olduğunu görebiliyorum.
.
Diyorum ya halâ büyümeye devam ediyorum.
.
Hepinize sağlık ve huzur diliyorum.

26 Kasım 2009 Perşembe

Bu ilk değil ki :-(((((


12 Kasım tarihinde, klavye marifetiyle döktürdüğüm yazımın son cümlesi
ne yazık ki gerçek oldu. Yaşamım boyunca; elimde olmadan, ama çok içten güldüğüm tüm gariplikler gün oldu birer birer başıma geldi. Bu da sonuncusu.
.
Evet, Oğul'cuğumun beş gün süren sınav maratonunun son günü evimize getirdiği virüscüklerle, halen baş etmeye çalışıyoruz. İlk iki günü her zamanki yöntemlerimizle geçiriyorduk ki, içimize düşen kurt bizi hastaneye gitmeye zorladı. Adeta domuz avına çıkmıştık. Genç Doktor'umuzun kısa süren muayenesi ve ciddi bir laboratuvar araştırması yapılmadan koyduğu teşhis H1N1 idi.
.
Anne-Oğul bu virüsleri pek sevmiş olacağız ki halen çift hoparlör öksürmeye devam ediyoruz. Allahtan ateşli safhayı atlattık, bağışıklık sistemimizi güçlü tutma faslındayız. Bir bayram arifesine yakışmayan ruh hali içerisinde ''Buna da şükür'' diyerek ve en azından bilgisayarlarımızın başına oturabilecek gücü bulabilmenin keyfini yaşamaya çalışıyoruz.
.
Adı her ne olursa olsun, griple başedebilmenin tek bir yolu varmış, bunu çok iyi öğrendik; bünyeyi sağlam tutabilmek. Taze sıkılmış portakal suyu, Asu'cuğumun ''Atom Çayı'' (içinde ıhlamur, elma, tarçın, karanfil, .......ismini aklımda tutamadığım muhtelif baharatlardan oluşuyor) Gerisi yalan.
.

Sağlık ve huzur dileklerimle.
.
BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN

12 Kasım 2009 Perşembe

Minibüs sevdam 2

Bugün minibüs anılarıma bir yenisini daha ekledim.:-))
.
Yine yollardaydım. Eve dönmek üzere bindiğim minibüste boş bir yere oturuverdikten sonra, Kaptan'a iletilmek üzere elime hazırladığım paramı önde oturan iki kişiden birisine uzatmak üzereydim ve... O da ne! Pencereye yakın koltukta oturan orta yaşlı hanım, yanında oturan genç kıza adeta domuz görmüş gibi bakıyordu. Neden domuz? Çünkü kızımız bir elinde cep telefonu koyu bir muhabbet sürdürürken, diğer elinde hamurlaşmış kağıt mendiliyle sürekli burnunu siliyordu. Aksırıkları, öksürükleri havada uçuşurken yanındaki hanımın yüzündeki ifade ''Oku oku bitmez'' bir korku romanı gibiydi.
.
Orta yaşlı hanım; kâh açılamayan cama çaresizlik içinde bakıyor(açılsa kafasını camdan dışarıya çıkaracak), kâh burun deliklerini kapatıyordu. Bu manzaraya gülmemek için kendimi zor tuttum. Çünkü; delikleri kapanan burun kanatları , paraşüt gibi kabarıp kabarıp kızarıyordu. Genç kız, ara sıra dışarıya bakmak üzere hanımın üzerine doğru meyil ettikçe, zavallı (ne yapayım ki komik) kadıncağızın gözleri yuvalarından fırlayıp, iki elini can havliyle hem ağzının, hem burnunun üzerine kapatıyordu. Hareketleri, mimikleri görülmeye değerdi.
.
Aslında bütün yolcular bu gripli kızımızın saçtığı mikroplarla, virüslerle burun burunaydık. Fakat, hiçbirimizin yüzünde ''Ölüm korkusu'' yoktu. Bir kişi hariç. Bu manzara beni niye bu kadar güldürdü bilemiyorum: Zor durumdaki insanlarla eğlenmek hiç adetim değilken. ''Fareden korkan bir insanın sandalyeye çıkması'' gibi birşeydi bu olay benim gözümde.
.
Güldüm komşuma , gelmesin başıma:-(((((
.
Sağlık ve huzur dileklerimle.

10 Kasım 2009 Salı

Keşke bir daha gelebilsen

Ölümünün 70. yılında Ata'mızı sevgiyle ve özlemle anıyoruz.

8 Kasım 2009 Pazar

Halk oyunları



Kendimi şanslı saydığım bir konu, gençlik yıllarımın en güzel uğraşısı: Değişik yörelerimizin, birbirinden güzel halk oyunlarını öğrenmiş olmak. Davul- zurna, akordeon, kemençe sesi beni hemen o günlere götürüverir. Aaaah gençlik.
.
Geniş bir spor salonunda, günlerce süren sıkı ve titiz bir çalışmanın, koreografi ile şekillenip sunum haline gelmesi muhteşem bir şey. Emeklerin karşılığında alınan takdir ve alkış; ayakların yerden yükselmesine ve hatta iki kanat takıp uçma kıvamına gelmesine yetiyor insanoğlunun. Ödüllerin en büyüğü ve en güzeli.
.
Şimdilerde nasıldır, bilemiyorum? Bakırköy gençliği. Bizim zamanımızda (yaşlılığın en büyük kanıtıdır bu başlangıç), sanatsal faaliyetler açısından bir cennetti. Halk Eğitim Merkezi, çeşitli dernekler, spor salonları, genç beyinleri zararlı faaliyetlerden korumak adına güç birliği içinde çalışıyordu adeta. Eğiticilerimize Ağabey, Abla diyecek kadar yakın, bir o kadar da saygılıydık. Ortaya çıkan sonuç hep yüzümüzü güldürmüştü.
.
Ritm ve müzik, yaşamımın her döneminde beni sakinleştiren, rahatlatan ve formumu korumama yardımcı olan iki unsur oldu. Onlar olmasa ben ne yapardım? Düşünmek bile istemiyorum. Bu yaşımda, halâ merdivenleri üçer, beşer çıkabiliyorsam bu herhalde bir zamanlar severek oynadığım halk danslarının eseridir.
.
Bilgisayar başında, amip gibi oturdukları koltuğun şeklini alan gençliğe bir şekilde bunu anlatmak gerekir. Ama nasıl?
.
Sağlık ve huzur dileklerimle.

.
.

1 Kasım 2009 Pazar

Bimen Şen




En sevdiğin bestekâr kim sorusuna tereddütsüz vereceğim yanıttır: Bimen Şen (Dergazaryan) . Babası Ermeni bir din adamı olan, kilise korosunda ilahiler okuyan bir koristken, 14 yaşında Bursa'dan İstanbul'a gelen Bimen Şen; gönül verdiği Türk Sanat Musıkîsinin en güzel bestelerini burada döküvermiş saza, söze.
.
Hicaz fasıllarının vazgeçilmez şarkısı *Yıllar ne çabuk geçti o günler arasından, hepimizin zevkle eşlik ettiği besteleri arasındadır.* Ağyar ile sen geşt-i güzar eyle çemende. Hemen arkasından gelir.* Durmadan aylar geçer yıllar geçer gelmez sesin.
*Dil-hun olurum yad-ı cemalinle senin ben.*Kırsa bin tel naz ile terk-i esaret eylemem. *Ruhumda bu şeb hicr-i visalin yanıyorken.* Sabrımı gamzelerin sihr ile tarac edeli.*Firkatin aldı bütün neşve-i tabım bu gece. . . . Hepsi o kadar güzel ki, yazamadıklarımdan özür diliyorum. Evlat ayırmak gibi bir duygu. *Yüzüm şen, hatıram şen, meclisim şen şarkısı ile Şen soyadı Ata'mız tarafından verilen Bimen Ustanın birçok şarkısının notasına ulaşabildiğim halde, saba makamında yazılı eserlerine hiçbir yerde rastlayamadım. Bu konuda sizlerin de yardımını rica ediyorum.
.
Nota bilgisi olmadan bunca güzel esere imza atan bestekârımız, duygularını nağmelerle
yoğurup şarkıya ve saz eserine dönüştürmede harika bir ustalık sergilemiş. Eserlerini çalarken veya söylerken insan, matematiksel bir ahenk yakalamanın zevkini yaşıyor. Hani çocukken merdiven basamaklarında oynadığımız bir tür oyun gibi; İki basamak yukarı, bir basamak aşağı ... Evet, ne diyeyim; Seviyorum Bimen Şen'i. Nur içinde yatsın.

Sağlık ve huzur dileklerimle.

Nota arşivinden yararlanabileceğiniz siteler:
www.bakirkoymusiki.com/
http://www.uskudarmusikicemiyeti.com/
http://www.neyzen.com

29 Ekim 2009 Perşembe

86. Yaşında Cumhuriyetimiz



Cumhuriyetimizin, yani ulusal egemenliğimizin 86. yılını kutluyoruz bugün. İlk yıllardaki kadar coşkulu muyuz? Ata'mızın bize armağan ettiği bu değerli hazineyi koruyup saklayabildik mi? Kayıtsız, şartsız egemen miyiz? Bu sorulara EVET diyebiliyorsak:

BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN


* Efendiler!Bizi amacımıza varmaktan alıkoyan iki kuvvet vardır. Biri, dış düşmanlardır. Bunlar bizi bir sömürge haline koymak için ilerlememizi istemeyenlerdir. Fakat bizim için bunlardan daha zararlı, daha öldürücü bir sınıf daha vardır: O da içimizden çıkması muhtemel olan hainlerdir. Aklı eren, memleketini seven, gerçeği gören kimselerden böyle bir düşman çıkmaz. İçimizden böyleleri çıkarsa, onlar ya aklı ermeyen cahillerdir, ya memleketini sevmeyen kötüler, ya gerçeği görmeyen körlerdir.

1923Milli Eğitim Basımevi 1988 Atatürkçülük/Atatürk'ün Görüş ve Direktifleri adlı kitabın 287. sayfası

28 Eylül 2009 Pazartesi

Gözlük




İlkokul çağlarımda özendiğim, sahip olmak istediğim sayılı şeylerden biri de gözlüktü. Sınıfımızdaki gözlüklü arkadaşlara hayran hayran bakardım. Gözlük kaplarından çıkartarak camlarını sildikleri kenarı tırtıklı bez parçasına bile imrenirdim. Nasıl bir yürekten dilediysem Yüce Rabbim çifter çifter verdi.
.
Evet, biri gözümdeyken diğeri bandana gibi başımın üstünde iki adet gözlüğüm var. Sürekli dönüşüm halinde, bir yakın- bir uzağı görebilmem için burnumun üzerinde kovalamaca oynuyorlar. Oysa ki ben uzun yol seyahatlerimizde trafik işaretlerini, tabelaları gören ilk kişi olmanın gururunu yaşardım. İlaç prospektüslerini zorlanmadan okurdum.
.
Sebebim:TETRİS oldu. Bilmem hatırlar mısınız? Elde oynanan bir oyundu. Bir dönem çılgınlığıydı diyebiliriz. Kareleri üstüste getirerek puan rekorları kırdığımız(ne işe yarayacaktıysa) bir tiryakilikti. Bir yaz tatili boyunca, fırsat bulduğum her aralıkta oynamaktan kendimi alamadığım bu oyun yüzünden güzelim gözlerimi yordum, bozdum.

Çocukluk hayalim gerçek oldu.:-((
.
Bugün, yine aynı yanlışı yaptığımın farkına vardım. ''Hayat tekerrürden ibaret'' sözü bu kez de benim için söylenmiş oldu. Bir süredir bilgisayarda zevkle oynadığım bir oyunun gözlerime yeni tuzaklar hazırladığını ancak anlayabildim. Renk renk topların-karelerin üstüste, yanyana dizilişleri, hareket edişleri gözleri inanılmaz derecede yoruyor. Ben derhal sık kullanılanlar listemden siliyorum. Bu tür oyunlara meraklı arkadaşlarıma duyururum.
.
Sağlık ve huzur dileklerimle.
.
Sizlere bir müzik sitesi adresi daha:http://www.di.fm/
.
resim:www.google.com/images sitesinden alınmıştır.


25 Eylül 2009 Cuma

Güle güle Recep, Şaban, Ramazan ve Bayram


Gördüğünüz gibi temizlikle hiç vakit kaybetmeden yazmaya başlıyorum. Uzunca bir ara blogcuğumu ne hale getirmiş. Kabahatli sadece ben miyim? Haaayııır. İnternetten kaynaklanan bir takım problemler ki halâ tam anlamıyla anlaşılmış ve aşılmış değil, yazmama engel oldu. E biraz da Ramazan rehaveti, üzerine tuzunu biberini serpiştiriverdi.
*
Bir de günah çıkartayım bu arada; bloglara giremediğim süre içinde enteresan bir oyuna kaptırdım kendimi. Bilgisayarı açar açmaz oynamak geliyor içimden. Kendimi alamıyorum. Önceleri beni rahatlattığını zannediyordum. Fakat sonradan anladım ki istediğim sonucu alamadığım zaman meğer geriliyormuşum.
*
Başlık olarak önce ''Güle güle Ramazan ve Bayram'' diyecektim , son anda Recep ve Şaban'ı üzmemek için, ayırımcılık olmasın diye onları da ekleyiverdim. Ramazanın maneviyatımıza katkıları tartışılmaz. Ben daha başka katkılarından dem vurmak istiyorum kendi adıma. Onbir ayın sultanı = pide ikilisinin yanı sıra, benim için vazgeçilmez bal-kaymak ve tahin- pekmez bileşim ve karışımlarının bedenimde bıraktığı katmanlar, bu mubarek ayın bende bıraktığı görünür artılar. Üstüne üstlük üst kat komşumun:-)) bayramda yaptığı tatlı da cabası. Tadı halâ damağımda.
*
Yeniden yazıyor olabilmek çok güzel. Tabii tiryakisi olduğum birçok blogu okuyabilmek de yazmak kadar güzel. Tuşlara dokunan bütün eller sağolsun, varolsun.
*
Hepinizin geçmiş bayramı geç de olsa kutlu olsun. :-))))
*
Türk Sanat Müziği sever dostlarıma:
.
Ekranın sağ tarafındaki TRT Radyo yazısının üzerini tıkladığınızda altta TRT nağme kutucuğu 24 saat TSM keyfi yaşatıyor. Eşlik etmeyi ihmal etmeyin:-)))

13 Eylül 2009 Pazar

Et bebek


Ailenin hafızası en güçlü bireyi olmaktan hep gurur duymuşumdur. Bebeklik yıllarıma ait bir çok sahne var gözlerimin önünde. Gayret etsem doğduğum günü bile hatırlayacağım.:-)))
.
Bir erkek ve iki kız çocuktan sonra dünyaya gelişimi; stada en son giren maraton koşucusunun yaşadığı hezimet ve gördüğü rağbet olarak özetlemeye çalışırsam yanlış olmaz umarım. ''Aman efendim zahmet etmeyin ebe falan da istemem'' diyerek çıkıp gelmişim dar-ı dünyaya.
.
Bebek deyince akla uyku gelir ya. Uyuyup da büyüyecek hani. İşte, detayına kadar hatırladığım uykuya geçiş anlarımdan kesitler aktarayım sizlere: Canım annem, beni daha çok ayağında sallamayı yeğlerdi. Yüzüme örttüğü tülbent ve görüş açımda iki komşu teyzenin ayakları (biri kemikli, diğeri tombul)bugün gibi gözlerimin önünde. Tabii annem halının üzerinde oturur vaziyette. Önce yavaştan, giderek sohbetin seyrine göre hızlanan; bir Mukaddes Hn. Teyzenin, bir Müstenire Hn.Teyzenin, Bir Mukaddes Hn.Teyzenin, bir Müstenire Hn. Teyzenin.... ayaklarına baka baka sersemleyen kafam ve nihayet uykuya geçiş.
.
Bir başka versiyon: Sevgili ablalarımı beni uyutmakla görevlendiren annemin odadan çıktığı andan itibaren yaşadıklarım. Yaylı somyanın üzerinde zıp zıp zıplayan ablalarım ve oluşan yaylanmadan etkilenerek hoplama stiliyle uyumayı başarabilen ben, yani et bebekleri.
.
Et bebek, canlı bir bebeğe sahip olmak her kız çocuğunun hayalidir herhalde. Ben yaşamasam da, Canım Abla'larıma doya doya yaşattım bu duyguyu. Aramızdaki yaş farkı nedeniyle evciliklerine başka türlü katılmam olanaksızdı zaten. Gün oldu; giydirdiler, süslediler, gün oldu; sözüm ona ıslattıkları ekmek içlerinden köfteler yapıp lokma lokma yedirdiler, salıncakta salladılar. . .
.
Dünyaya gelişimi ''son maraton koşucusu'' benzetmesi ile anlatmaya çalışsam da, bunun sadece görüntüde böyle olduğunu belirtmem gerekir. Yoksa, aileme haksızlık etmiş olurum. Özenerek seçilmiş bir ismim, kucak dolusu sevgim ve bunca yaşanmışlığa karşın çocuk kalmış bir yüreğim var. Ben halâ bir et bebeğim.

Sağlık ve huzur dileklerimle.

11 Eylül 2009 Cuma

Bir korkumuz daha oldu


Gözümüz aydın. Korkularımıza bir yenisini daha ekledik İstanbul halkı olarak. Bakalım sırada ne var. Allah beterinden saklasın dedikçe yenileri çıkıyor ortaya.
.
Tinerci, kapkaçcı, hırsız, terörist, araba yakan Neron'lar ... ve daha şu an aklıma gelmeyen bir yığın musibetten korkak, tırsak hale gelen bizler, ruhsal dengelerimizi kendi çabalarımızla korumaya çalışırken, her an ''kimse yok muuuuu?'' sesleriyle uykularımızdan fırlayabiliriz endişesi yaşarken, bu kez sel felâketiyle başedebilmenin yollarını arar durumda bulduk kendimizi.
.
Bir zamanlar; yaşanan felâketler, insanoğlunun durup düşünmesi, kendine çeki düzen vermesi açısından dönüm noktası olurdu. ''Bize böyle bir ders gerekiyordu'' iç hesaplaşması ile kişi ve toplumlar ibretlik dersler çıkartırdı. Mağdura, mazluma yardım etmeye çalışılırdı.Oysa şimdi...Mal, mülk bir şekilde onarılır, yerine gelebilir ama bu olayla su üstüne çıkan esas feci sonuç; insanoğlunun mutasyona uğradığı gerçeği. Enkaz bölgesine üşüşenlerin karga, akbaba değil de insan olması. Bu; bilim adamlarının ciddi bir şekilde ve çok yönlü araştırması gereken en acil konu olmalı.
.
İstanbul, büyülü şehir. Adına şiirler yazılıp, şarkılar bestelenen yedi tepeli güzelim kent. Seni kimler bu hale getirdi diyerek sevdiğim bir İstanbul şarkısını günümüze uyarlıyıp yazımı bitiriyorum:
.
Ey çirkin İstanbul, benim kasvetli yârim
Çirkinliğin aksetmiş, yine sel sularına
(Vecdi Bingöl affet beni)
.
Sağlık ve huzur dileklerimle.

6 Eylül 2009 Pazar

DENİZ KABUĞU


Sevgili Dostlarım,

Bayram ve çocuk sözcükleri birbirine nasıl da yakışıyor değil mi? Yeni giysiler, yeni ayakkabılar, şekerler, çukulatalar, kapı kapı el öpmeler, toplanan harçlıklar....

Peki, her çocuk böyle mi yaşar bayramı? Şartları her ne olursa olsun, bütün çocuklarımız bayram sevinci yaşamalı.

http://kumralada-ada.blogspot.com/2009/08/kucugum.html

Sizin de mutlaka bu çorbada tuzunuz olmalı.

Sağlık ve huzur dileklerimle.

30 Ağustos 2009 Pazar

Nice nice yıllara

CUMHURİYETE GİDEN YOLDA ATILAN EN BÜYÜK ADIM OLAN BÜYÜK TAARRUZ VE ZAFER BAYRAMIMIZIN 87. YILI KUTLU OLSUN.

* Efendiler!

Yüzyıllardan beri Türkiye'yi idare edenler çok şeyler düşünmüşlerdir, fakat yalnız bir şeyi düşünmemişlerdir: Türkiye'yi.
Bu düşüncesizlik yüzünden Türk vatanının, Türk milletinin uğradığı zararları ancak bir şekilde karşılayabiliriz: O da artık Türkiye'de, Türkiye'den başka bir şey düşünmemek. Ancak bu düşünceyle hareket ederek her türlü selamet ve mutluluk hedeflerine ulaşabiliriz.


Mustafa Kemal Atatürk


Kaynak: 1924Milli Eğitim Basımevi 1988 Atatürkçülük/Atatürk'ün Görüş ve Direktifleri adlı kitabın 127. sayfası

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Makamlarla gelen şifa 3

Bugün makam yolculuğumuzun sonuna geldik. İnşallah sıkılmadan okumuşsunuzdur.

Rast makamı: Kemik ve beyne etkilidir. Fazla uyumayı engeller. Nabzın yükselmesine yardımcı olur. Özellikle çocuk bünyesinde nem hakim olduğu için; bu nedenle oluşan dengesizlikleri düzeltir. Akıl hastalıklarına iyidir.
Ör: Baharın gülleri açtı
İçime hep hüzün doluyor
Hayal ufkumda uçan binbir renkler
Yine bir gülnihâl aldı bu gönlümü
Söylemek istesem gönüldekini
Senden ayrı yaşayamam, çünkü çok sevdim seni
. . . . . .
Uşşak makamı:Kalp, ayak rahatsızlıkları, nikriz (damla) ağrılarına faydalıdır. Gülme, sevinç, kuvvet ve kahramanlık duyguları verir. Çocukların bütün organlarını etkileyen kuru ve sıcak yellerde ve büyük erkeklerde görülen ayak ağrılarına faydalıdır.
Ör: Anar ömrünce gönül giden sevgilileri
Kalbimi bezlederim minnet-ü zevkle dilesen
Gam zedeyim deva bulmam
Canâ rakibi handan edersin
Dalında solarken akşamın gülü
Hastasın, zannım vefa mahzunusun
. . . . . .
Acem aşiran makamı: Kemiklere ve beyne etkilidir. Yaratıcılık duygusu ve ilham verir. Durgun düşünce ve duyguları canlandırır. Hanımlarda doğumu kolaylaştırır. Anne karnındaki çocuğun yanlış duruşlarının düzelmesine yardım eder. Ağrı giderici ve spazm çözücü özelliği vardır.
Ör: Gam çekme güzel, nolsa baharın sonu yazdır
O tebessüm, o tavırlar,o levendane hıram
Gel ey denizin nazlı kızı, nuşi şarabet
Bin cefa görsem, ey sanem
Kime halim diyeyim, kime feryad edeyim
. . . . . .
Segâh makamı: Şişmanlık uykusuzluk, yüksek nabız, kalp, ciğer ve kas rahatsızlıklarına faydalıdır. Beyin nöronlarına etkisi vardır. Mistik duygular oluşturur.
Ör: Leylâ bir özgecandır
Dertliyim ruhuma hicranımı sardım da yine
Bir emele bin ah çeksem
Gözlerinden içti gönlüm neş'eyi
Hasta kalbimde yanan derdi niçin anlamadın
İncecikten bir kar yağar
Olmaz ilaç sine-i sad pareme
Gece sessiz ve karanlık
. . . . . .
Eveeeet, artık mutfaklarımızı birer stüdyoya dönüştürerek, şarkılarımızı söylemeye başlayabiliriz.

Sağlık ve huzur dileklerimle.

25 Ağustos 2009 Salı

Makamlarla gelen şifa 2

Nerede kalmıştık? Evet makam yolculuğumuza devam ediyoruz. Bu arada, bu konuda edindiğim bilgilerle ilgili bir kaynak sunamadığım için üzgünüm.. Uzun zaman önce Türk Sanat Müziğimiz hakkında edindiğim parça parça bilgilerden oluşan notlarımdan çıkartarak sizlerle paylaşmaya karar verdiğim bilgileri nereden edindiğimi şu an anımsayamıyorum.

Hicaz makamı: Kemiklere, beyne ve çocuk hastalıklarına tedavi edici etkisi vardır. Üro-genital sisteme ve böbreklere etki gücü fazladır. Alçakgönüllülük duygusu verir. Düşük nabız atımını yükseltir ve göğüs bölgesi diğer önemli etki alanıdır.
Ör:Hazan ile geçti gülşeni bostan
Kapıldım gidiyorum, bahtımın rüzgârına
Kırmızı gülün alı var
Muhabbet bağına girdim bu gece
Ömrüm artar sana baktıkça perestişle benim
Bir bahar akşamı rastladım size
Gönlüm yaralı bilmiyorum yar bana noldu
. . . . . .

Neva makamı: Göğsün sağ tarafına, böbreklere, omurilik, kalça ve uyluk bölgelerine etkisi vardır. Üzüntüyü giderir ve lezzet verir. Gönül okşayan makam adıyla bilinir.
Ör: Birlikte bu akşam çıkalım seyre civanım
Muntazırım teşrifine
Sevdi bu gönül seni yaman eylemedi
Yine bağlandı dil bir nevnihâle
Ey gonca dehen ah-ı seherden hazer eyle
. . . . . .

Elimden geldiğince, çok bilinen şarkılardan örnekler vermeye çalıştım. Daha da vermeye çalışacağım. Bildiğimiz gibi makam deyince aklımıza sadece sözlü şarkılar gelmez. Bu makamlarla ilgili çok güzel saz eserlerimiz de var. Müzik marketlerinden kolaylıkla temin edebiliriz.
Müziksiz kalmayın.

Sağlık ve huzur dileklerimle.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Makamlarla gelen şifa 1


''Müzik ruhun gıdasıdır'' Bu tartışılmaz. Peki, müziğin bedenimizde yarattığı onarıcı etkisini biliyor muyuz? Batısıyla, doğusuyla dinlediğimiz birçok müzik, melodik yapıları gereği organlarımızın güçlenmesine katkı sağlıyor. Bu tıbben kanıtlanmış. Biz, kendi öz müziğimizden yola çıkarak, makamlarımızın vücudumuza sağladığı yararları öğrenmeye çalışalım. Ne dersiniz?

Nihavend makamı:Kan dolaşımı, karın bölgesi, kalça, uyluk ve bacak bölgelerinde etkilidir. Kulunç, bel ağrısı ve tansiyon rahatsızlıklarına faydalıdır.
Ör:Bahar bitti, güz bitti artık bülbül ötmüyor.
Bahçemde açılmaz seni görmezse çiçekler.
Dün kahkahalar yükseliyorken evinizden.
Gönlümle oturdum da hüzünlendim o yerde.
Hatırla mazi-yi mesudu sen de ben gibi yan.
Menekşelendi sular, sular menekşelendi.
Ruhuma gecenin matemi doldu.
Sarahaten acaba söylesem darılmaz mı?
Ufacık tefeciktin, yemyeşil gözlerin vardı.
. . . . . .
Hüseyni makamı: Güzellik, iyilik, sessizlik, rahatlık verir ve ferahlatıcı özelliği vardır. Karaciğer iltihabını yok eder. Mide hararetini giderici özelliği vardır. Sol omuza etkilidir. Sıtma hastalığına iyi gelir.
Ör: Bak şu güzel köylüye, işte bu kızdır peri.
Geçti sevdalarla ömrüm ihtiyar oldum bugün
Rüzgârlara kapılmış kuru yaprak misali
Leylâk takıvermiş saçının tellerine hey
Sana öyle hasretim ki bir çabam yok varam diye
Tutam yar elinden tutam çıkam dağlara dağlara
Yüce dağ başında yatmış uyumuş.
. . . . . .

Makamlarla ilgili açıklamalara devam edebilmek ümidi ile...

Hepinize sağlık ve huzur diliyorum.



Fotoğraf:images.google.com'dan alınmıştır.

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Ramazan

Çok şükür, bir yıl daha marketten aldığım imsakiyemi buzdolabının kapağına iliştirdim ve Yüce Yaradan'a şükürler ederek orucumu tutmaya başladım. Bu benim onbeş saat aç kalabilecek kadar sağlıklı olduğumun bir göstergesi, yani check-up'ımın temiz çıkmış raporu kadar değerli bir belgedir benim için.

Ramazan, hepimiz için farklı anlam taşır. Ben, eski ramazanları tatlı tatlı anmayı sevmekle birlikte Neydi o eski ramazanlar? Cümlesine pek de takılı kalmayı sevmeyenlerdenim. Bildiğim; bu günün de bir gün o eski ramazanlardan olacağı. Korkum; bugüne gereken değeri ve hakkını verememek. Oysa ki yaşadığımız güne haksızlık etmek, yaşam enerjimizi tüketmekten başka bir işe yaramaz.

Ramazan ayında ezan sesi; tüm oruç tutanlar gibi, benim için de normal zamanlardan daha fazla önem taşır. Çünkü, bu ayda müezzinler en güzel sesleriyle, huşu içinde, makamına uygun ezanlar okurlar. Ama, aynı mahallede dört beş cami olması (buna kesinlikle karşıyım) müezzin-star yarışmasına dönüşmekte zaman zaman. Biri biterken diğerinin başlaması''öyle okunmaz böyle okunur'' dercesine rekabeti hissettiriyor.

Bedenimizi ve ruhumuzu arındırmak için koca yılın sadece bir ayı yetmese de, yaşam kargaşası içinde ihmal ettiğimiz maneviyatımızı elden geçirip, onarmak için Ramazan ayı çok güzel bir fırsat.

Hayırlı ramazanlar.

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Kabul günü



Genelde ''Bir maniniz yoksa annem size gelecek'' ön randevusu evin çocuğu tarafından alınan ve sonraları on onbeş kişiyi bulup, her ayın bilmemkaçıncı günü olarak üzerinizde kalan eziyet günüdür; kabul günü.

Gelen misafirlerin ortak beklentisi; ev sahibinin ikramları ve değişik lezzetler tadabilme arayışıdır. Birlikte geçirilen sürenin büyük kısmı da zaten yeni yeni tarif alış-verişiyle geçer.İkişerli, üçerli gurupların oluşturduğu curcuna tarzı sohbetlerde gizli bir liderlik yarışı da yok değildir hani. Seslerin perde perde yükselişinin altında yatan neden de budur.

Zaman zaman düşünmüyor değilim: Acaba ''Kabul günü misafirliği'' bir çeşit meslek midir? Kendine has giyim tarzı olan, bir iş kolumudur. Çünkü, bu anlamsız toplulukları oluşturan insanların mutlaka şık bir poşet içinde hazır vaziyette rugan ayakkabı veya terlikleri bir kenarda beklemededir. Şıkırtılı, özel gün giysileri elbise dolaplarında hazırdır. Günlük yaşamlarında geçim sıkıntısı sohbetleri yapsalar da, güne gidecekleri zaman takmak üzere, birkaç burma bilezikleri ve pırlanta yüzükleri mutlaka vardır.

Birlikteliğin ilk yarısı;''Nasılsınız?'' , bu da yetmez;''Daha daha nasılsınız?'' sorusunun yanıtını almakla geçer, sağırlar söyleşisi kıvamında. Çünkü, onbeş kişilik topluluğun hepsi, teker teker birbirine bu soruyu yöneltir. Gelen misafirler arasında muhabbet ve dedikodu koyulaştıkça koyulaşır. Ortalıkta serseri mayın gibi dolaşan, sağı solu kurcalayan bir kaç tane de çocuk varsa, durum iyice çekilmez bir hâl alır. Ev sahibi, çılgınlar gibi ikram hazırlıkları içerisindedir. Ne sohbete, ne de muhabbete katılabilir.......
------
Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi; oldum olası şartlandırılmış günleri sevmem. Arkadaşlarımla biraraya gelmeyi, sohbet etmeyi, ikramda bulunmayı çok severim ama sayıları dördü geçmeyecek guruplar halinde olması tercihimdir. Gelenlerin birbirini tanıması ve oluşturulacak sohbet konularına yabancı kalmaması benim için çok önemlidir. Daha da önemlisi, benim de bu sohbetlerin içinde olabilmem.

Eski, okul arkadaşlarımla bir araya geldiğimde doya doya çocuklaşabilmeliyim. Bir zamanlar birlikte çalıştığım arkadaşlarımla, o günleri anımsarken hakkını verebilmeliyim. Ya da müziksever dostlarımla müziği konuşup, şarkılar söyleyebilmeliyim. Amaaa, hepsini bir araya getirmeye kalkarsam, durumdan ne ben ne de arkadaşlarım hoşnut olur.

Sağlık ve huzur dileklerimle.



Fotoğraf:www.images.google.com'dan alınmıştır.

U N U T M A M A L I Y I Z


Allah ülkemize böyle bir felâketi bir daha yaşatmasın.
Ölenlere rahmet, ailelerine sabır versin.

12 Ağustos 2009 Çarşamba

Sağ mı, sol mu?


Elbette sol. Ne varsa solda var. Ama sağ da kesinlikle olmalı. Gerektiğinde solu desteklemeli. Solu sağsız, sağı solsuz düşünemeyiz. Bir elin nesi var? İki elin sesi var.

Alt tarafı bir solak muhabbeti yapacağım. Adeta, siyasi görüş bildirisi okur gibi olmuş, giriş paragrafım. Evet, ben bir solağım. Çocukluk çağlarımda uygulanan tüm baskılara rağmen, solaklığımdan ödün vermeden bugünlere geldim. Sık sık sol kolunu inciten bir çocuk olarak, ev halkı tarafından durum fırsat bilinip;'' haydi bakalım, sağ elinle yemeye alış'' telkinleri o zamanlar, bir işe yaramadı.
.
5 yaşımda, büyük bir hevesle başladığım ilkokula giderken (o çocuğu şimdi bulsam evire çevire döverim) solaklığımın daha da büyük bir sorun olarak karşıma çıkacağını hiç düşünemedim . Sol elle yazabilmek için öğretmenin arkasını dönmesini beklemek, yakalanınca suç işlemiş gibi azarlanmak; korku- şaşkınlık karışımı garip hallerdi.
.
Tıbbın halâ çözemediği, belki de uğraşmaya gerek duymadığı solaklık konusunda bildiğim tek şey; solakların sağ beynini, sağlakların sol beynini baskın kullanması. Bir de kutup ayılarının da solak olması:-)))
.
Araştırmalar,'' dünya nüfusunun %10 u solak'' dese de, pek inandırıcı değil. Biz çok daha fazlayız. Size bir nikâh törenini örnek verebilirim: Nikâh memuru söylemini bitirir. Tören sonunda imzalar atılmaya başlanır. Kalem tutan sol el(gelin+damat+şahit+nikah memuru)= solaklar töreni. Salondaki davetliler oldukça eğlenir. Evet, biraz cebir denklemi gibi olsa da, bu benim nikâh törenim.
.
Haaa bu arada solaklarla ilgili bir başka tesbit;yaratıcı, zekî ve sezgilerinin güçlü olması: Michelangelo, Leonardo Da Vinci, Mozart, Marie Curie, Beethoven, Einstein, Emre Belözoğlu, Sergen Yalçın... gibi. :-))))
.
Sağ-lık, sol-luk ve huzur dileklerimle.

6 Ağustos 2009 Perşembe

Kan bağı


Bir tür akrabalarımız vardır. Kan bağına rağmen sevememişizdir, ısınamamışızdır onlara. Ama onlar arsız arsız bir yerlerde bulurlar bizi. Haber maber vermeden, teklif tekellüf bilmeden, çıkıp çıkıp gelirler.Kapıdan giremeseler pencereden girerler; bazen tek başına, bazen topluca.
.
Bu akrabalar, kışın yoktur ortada. En ufak bir seslerini bile duyamayız. Ne zaman havalar ısınır, işte o zaman burnumuzun dibinde biterler. Genelde sinir bozucu tiz bir sese sahiptirler ve ne dediklerini anlamamız olanaksızdır. Ama Allah için üzerimize titrerler. Bizlere yakın olmak için ellerinden geleni ardlarına koymazlar.
.
Özellikle gece yatısına kalmayı tercih ederler. Evimizde girip çıkmadıkları yer yoktur. Gündüz pek ortalarda dolaşmazlar. Lâkin, gece hayatını çok severler. El ayak çekilip, ışıklar söndüğü andan itibaren ortaya çıkarlar.
.
İşte, akrabalık ilişkilerinin su üstüne çıktığı saatler başlamıştır artık. Nasıl ? Sizde de var değil mi onlardan. İstediğiniz kadar inkâr edin. Onlar tiz sesleriyle, önce aranızda bir kan bağı olduğunu anlatacak, sonraaa aynı kanı taşıdığınızı kanıtlayabilmek için gerekeni yapacaklardır.
.
Ben bizimkilerden birinin profilden, artistik yakın çekim bir fotoğrafını yan tarafa koyuverdim. :-))))
.
Bu yazıyı okuyan tüm gerçek akrabalarımdan yüreklerini hoplattığım için özür dilerim.
.
Sivrisineksiz geceler hepimizin olsun.
.
Sağlık ve huzur dileklerimle.
.

31 Temmuz 2009 Cuma

Tercih



Tek kuvöz iki cana yetmedi
Osman BEKLEYEN- Mehmet AYDIN/VAN, MUŞ, (DHA)
29 Temmuz 2009

MUŞ’ta sezaryenle 6.5 aylık olarak dünyaya gelen, ancak solunum yetmezliği olan kız bebekleri Ebrar ile Meryem’e, Van’da bulunan solunum cihazlı tek boş kuvöz yetmedi. İkizlerden Muş’ta kalan Meryem doğumdan 12 saat sonra ölürken, 2.5 saatlik bir ambulans yolculuğu ile Van’a götürülen Ebrar Apak, hayata tutundu.
---------------------------------
İnsanoğlu, yaşamının belli dönemlerinde önemli tercihler yapmak zorunda kalabilir. Okulunu, işini, eşini, evini... seçerken belki günler, belki aylarca düşünüp en iyi kararı verebilmenin sancısını yaşar. Fakat, tercih kelimesinin karşılığı cinayet olan böylesi bir olay, herhalde çok az kişinin başına gelir. Buna kader mi utanmalı? Hayır! Bu sonu hazırlayan, en sondan en baştakilere kadar uzanan bir dizi sorumsuz sorumlu utanmalı.
.
Bir anne, ya da baba düşünün; iki çocuğundan birinin ölüm kararını veriyor. Bunu hangi vicdan, hangi yürek kaldırabilir. Gece yatağa girdiği zaman nasıl rahat uyutabilir. İkiz bebek sahibi olmanın mutluluğunu yaşamak dururken, bir tanesinin idam sehpasına tekmeyi vurmak hangi ana-babanın içini sızlatmaz.
.
''Bu durum benim başıma gelseydi'' diye tüylerim diken diken olarak düşünmeye çabaladım. Düşünmek bile çok ağır geldi bana ve kesin kararımı kendi kendime açıkladım. Ben olsaydım''Ya hep ya hiç'' diyerek her iki çocuğumu da kaybetmeyi göze alırdım. Böylesi pis ve karanlık bir dünyaya ikisinin de yakışmayacağını düşünerek, yolculuklarına birlikte devam etmelerini sağlardım.
.
Sağlık ve huzur dileklerimle.
.

28 Temmuz 2009 Salı

İsim değişikliği


8 Temmuz tarihli ''Yeni misafirimiz'' başlıklı yazımda, ciğerimizi paralayan feryatlarına dayanamayarak evimize aldığımız mazlum kedicikten bahsetmiştim. Korkak, ürkek bir haldeydi geldiğinde. Diğer kedilerden kaçıp saklanmaya çalışıyordu ve bu sevimli konuğumuza Gar-Field ismini yakıştırmıştık.
Bugün artık bu ismin O'nun için yeterli olmadığı inancındayız. Sıkı durun! Yeni adı:
YEDİ BELA HÜSNÜ

Diğer kedilerimiz ve tüm aile bireyleri olarak bu küçücük şeytan çekicinden illahlah dedik. Müslüm Gürses konserinden çıkmış gibiyiz. Kollarımız, bacaklarımız kesikler içerisinde, elimizde kolonya şişeleriyle dolaşır hale geldik. Allah sonumuzu iyi etsin.

O'nun da kendince haklı nedenleri var elbette. Bir anne şefkatinden yoksun. Eline geçen herşeyi emmeye çalışıyor. Hayata 1-0 yenik başlamış. Kimbilir bizden önce ne zorluklar çekti. Sağ kalabilmek adına nasıl bir savaşın içindeydi. Biz bulduğumuzda, kaç günlük açlığın feryadıydı kısılmış incecik sesi. Artık O bir küçücük aslan, bir kabadayı. Kuyruğunu yandan yandan bukle gibi kıvırıp hareket halindeki herşeyin üzerine atlıyor. O bir YEDİ BELA HÜSNÜ. Herşeye rağmen yine de çok tatlı, çok sevimli.

Sağlık ve huzur dileklerimle.

26 Temmuz 2009 Pazar

Deli


Hayır ''Deli'' değil, ''Akıl hastası'' diye şiddetle karşı çıkılır nedense. Bana kalırsa ikisi birbirinden farklı durumlar. Akıl hastalığı; doktor kontrolünde tedavi edilmesi gereken bir rahatsızlıkken, delilik az yada çok herkeste görülür. Bir görüş sorunudur ve kişiden kişiye değişir.Yani sözlüğümüzden bir kalemde silip atamayız deli sözcüğünü.
.
Şöyle bir düşünecek olursak; kimler kimlere deli der?
.
İlk aklıma geliveren; kış günü lâpa lâpa kar yağarken denize girenlere, birilerimiz kesinlikle deli der. Oysa kişi halinden memnundur.
.
Yaşlılar için gençlerin yaptığı birçok şey deliliktir. Paramparça kot pantolonlar giymek, kaşlarına, burunlarına, dillerine piercing taktırmak, kollarına vücutlarına dövmeler kazıtmak,... delilik değildir de nedir? Dış kulak çeperine dipdibe taktırdıkları sınırsız sayıdaki küpelerde gelinecek son noktayı, gelin de merak etmeyin. Ah bir orta kulak zarını aşmayı başarabilseler, çekiç-örs-üzengi kemiklerini ışıl ışıl donatacaklar.Deli deli tepeli kulakları küpeli.Bu arada yaşlılar da şööyle bir gençliklerine uzanıp, yaptıkları delilikleri mutlaka anımsamalı. Bu da yaşamın değişmez kuralı.
.
Bir de deli-dolularımız vardır. Dolunun, deliliği hafifletmek amacı ile peşine eklendiği, sıkça kullandığımız bir deyimimizin tanımladığı insan tipi. Onların en büyük özelliği, hayatı hafife almalarıdır. Bu nedenle, arkadaş toplantılarının en renkli ve imrenilen yüzleridir. Bir söyler beş gülerler.Sözlerine, davranışlarına fazla özen göstermedikleri için bazılarına şirin, bazılarına da kırıcı gelebilirler.
.
Delişmenlerin hatırı kalmasın. Azıcık da onlardan söz edelim. Bunlar deli-doluların bir gömlek daha hafifi olup zıpır diye de adlandırılırlar. Sadece hayatı değil, kendilerini de hafife alarak akla gelmeyecek çılgınlıklar yaparlar. Televizyon haber programlarında görülme olasılıkları büyüktür. 90 yaşında, bir vinçin tepesinden kendisini boşluğa bırakarak bungee jumping yapan birisi için en uygun sıfattır delişmenlik.
.
Elbette, hep aklı başında olmak yorar insanı ve ruhsal dengeyi korumak için kesinlikle birazıcık deli olmalı. :-))))
.
Sağlık ve huzur dileklerimle.

23 Temmuz 2009 Perşembe

Uyarı


Sevgili İzleyicilerim,

Siteme ulaşmak için blog adresimi yazmanız yeterli. Dolaylı yolları lütfen tercih etmeyin. Google'dan yapacağınız araştırma sizi de, en az benim kadar şaşırtabilir. Hiç bilgim ve ilgim olmayan tuhaf sitelerde bulabilirsiniz kendinizi. Bu da internetin bir azizliği olsa gerek.

Sağlık ve huzur dileklerimle.

17 Temmuz 2009 Cuma

Musıkî ve nota



1970 yılına ait bir dergi elimde. Adı ''Musıkî ve Nota.'' Eğitici aylık Musıki-Radyo ve San'at Mecmuası. Yöneten:Avni Anıl. Rahmetle andığımız büyük bir besteci. Dergi kapağının en altında önemli bir de mesajı var. ''Musıkîmizi sevelim, sevdirelim.
.
Avni Anıl'ı önce besteleriyle anımsayalım:
*Dil şad olacak diye kaç yıl avuttu felek
*Gün be gün yaşanan o hatırayı
*Rüya gibi uçan yıllar
*Sevmiyorum seni artık gözlerimi geri ver
*Sen körfeze geldiğin zaman yıldızlar güler
*Bir kerre bakanlar unutur derdi günahı
*Mihrabım diyerek sana yüz vurdum.
..........sadece birkaç tanesi.
.
Türk musıkîsine eserleriyle katkı sağlayan bu büyük bestekar, aynı zamanda öz müziğimizin koruyucusu ve savunucusu olmuş. Türkiye Radyolarına adeta savaş açarak, bestecilerin telif hakları konusunu ciddi bir biçimde ele almış. TRTye çektiği protesto ile; 1 Eylül 1970 tarihinden itibaren en az 400 şarkıyı geri çekeceklerini, bu sayının yakın bir zamanda 4000 i aşacağını sert bir üslupta belirtmiş. Üç büyük radyodan(İstanbul, Ankara, İzmir) müzik yayınlarının başına, tam yetkili bir kişinin getirilmesini şart koşmuş. Türk Musıkîsinin yayın saatlerinin daha uygun ve uzun süreli olmasını, yeni seslere ve bestecilere yer verilmesini adeta dayatmış.
.
Elbette bu mücadeleye; Münir Nureddin Selçuk, Emin Ongan, Selahaddin İnal, Yorgo Bacanos, Erol Sayan, Amir Ateş, Yesari Asım Arsoy... gibi değerli sanatçılarımız da seve seve katılıp güç birliği oluşturmuşlar. El birliğiyle bir başarıya imza atmışlar.
.
Bugüne gelirsek, durum içler acısı. Türk Sanat Musıkîsi resmen can çekişiyor, son nefesini vermek üzere.Elimize çayımızı, kahvemizi alıp TV kumandamızın herhangi bir tuşuna basarak TSM izleme olasılığımız yok gibi birşey. Olanlar da insanlardan çok yarasalar için. Gecenin ilerleyen saatlerinde.
.
Avni Anıl ve sanatçı dostlarının dayanışmasının benzerini keşke bugün de görebilsek. Her kanal haftanın belli günleri geçmişten günümüze TSM ziyafeti çekse ve varlığından haberdar olamadığımız onca güzel ses ziyan olup gitmese. Eminim, bir yerlerde Hamiyet Yüceses'e, Safiye Ayla'ya .... eş değerde hoş sedalar var. Fakat, dinleme zevkine varamadan yok olup gidecekler. Kültürüne sahip çıkamayan ülkelerin acı kaderi bizi de bekliyor. Ben müzik, siz resim, heykel... vb diyin.
.
Oysa ki, günümüzde de değerli sanatçılarımız, bestekârlarımız var. Ama nedense hepsinin üzerine ölü toprağı serpilmiş. Ortak görüşlerini, sorunlarını paylaşacak ne bir dergileri, ne de bir internet siteleri var. Sadece birilerinin uzattığı mikrofona şikâyet ve sitem etmeyi biliyorlar. Her konuda olduğu gibi, birilerinin onlar için birşeyler yapmasını bekliyorlar.Hiç değilse RTÜK bir çok konuda olduğu gibi TV kanallarına yaptırım gücünü kullanabilse. Tabii istese.

Ben henüz umudumu yitirmedim.

Sağlık ve huzur dileklerimle.

Resim: http://www.images.google.com/ sitesinden alınmıştır.

14 Temmuz 2009 Salı

Son akşam yemeği


İYİNİN DE KÖTÜNÜN DE YÜZÜ

Leonardo Da Vinci ''Son Akşam Yemeği'' tablosunu yapmaya karar verdiğinde, iyi ve kötü kavramlarını aynı tablo üzerinde nasıl göstereceği sorunuyla karşılaşmıştı. Çünkü tablonun hem etkili hem kolay algılanabilir olmasını istiyordu. Kısa bir değerlendirmeden sonra iyi için İsa'yı, kötü için ise Yahuda'yı simge olarak kullanmaya karar verdi.Böylece mesajını daha canlı ve insan belleğinde daha derin iz bırakacak biçimde iletmiş olacağına kendini inandırdı.
.
Kötülüğün simgesi olarak Yahuda'yı seçmesinin bir nedeni vardı elbette; çünkü Yahuda son akşam yemeğinde İsa'ya ihanet etmeye karar veren ve İsa'nın 12 yakın havarisinden(takipçisinden) biriydi.
.
Leonardo aradığı modeli bulmak için pazar yerlerini, meydanları dolaşıyor, konserlere gidiyordu.Zaman akıp gidiyordu. ''Son Akşam Yemeği'' üzerine çalışmaya başlamasının üzerinden üç yıl geçmişti. Tablo neredeyse tamamlanmak üzereydi; ancak Leonardo, Yahuda için kullanacağı modeli bir türlü bulamıyordu. Öte yandan çalıştığı kilisenin kardinali, tabloyu bir an önce bitirmesi için kendisini sıkıştırıyordu.
.
Bir gün, kaldırım kenarına yığılıp kalmış bir adama rastladı. Adam erken yaşlanmış, paçavralar içinde, kendinden geçmiş sarhoş bir durumdaydı. Hemen yardımcılarını çağırdı ve güç bela adamı kiliseye taşıdılar.
.
Zar zor ayakta duran adam neden kiliseye getirildiğini anlayamamıştı bile. Ancak kendisinin sokaktan kaldırılıp buraya taşınmasını isteyen kişiyle karşı karşıya olduğunun ayırdındaydı. Kim olduğunu bilmediği bu gür sakallı adamın sıksık kendisine baktığını ve önündeki dört köşe bez parçasına bir şeyler çiziktirdiğini de görebiliyordu.Zavallı adam başına neler geldiğini anlamamıştı. Paçavralar içinde yarı sarhoş, yarı şaşkın durumda beklerken Leonardo onun yüzündeki inançsızlığı, suçluluk duygusunu, bencilliği, tabloya geçiriyordu. Titizlikle işini bitirmeye çalışırken sarhoş adam kendine gelmeye, etrafında olan biteni anlamaya çalışıyordu.
.
Ayılan model Leonardo'nun yapmış olduğu tabloya baktıkça farklı duyguları birarada yaşamaya başlamıştı. Bir yandan şaşırıyor, bir yandan da hüzünleniyordu.Gözleri sulanıyordu. Resmin buğulu görüntüsü ve büyüleyici gücü karşısında derinden etkileniyordu. Çünkü bu tabloyu daha önce görmüştü. Hüzün dolu bakışlarını büyük ressamın gözlerine çevirerek ''Ben bu resmi daha önce gördüm'' dedi. Leonardo şaşırmıştı.''Ne zaman, nerede?'' diye sordu.
.
Adam anında yanıt verdi:'' Üç yıl önce '' dedi.
.
Geçmiş yaşamının tatlı anıları bilincinde giderek daha açık bir biçimde canlanıyordu:''Elimde avucumda olanı daha kaybetmemiştim''dedi. ''O zamanlar bir koroda şarkı söylüyordum.Ben ayırdında değildim; ama bir ressamın dikkatini çekmiştim.İşte o ressam sonra bana gelip bir resim yaptığını ve ''İsa'nın yüzünü çizmek'' istediğini söylemişti. Kendisine model olmam için beni atölyesine davet etmişti'' dedi.
.
Sonunda boğuk bir ses tonuyla sürdürdü sözlerini:''ŞİMDİ ANLIYORUM Kİ İYİNİN DE, KÖTÜNÜN DE YÜZÜ AYNIYMIŞ; HERŞEY İYİNİN VE KÖTÜNÜN İNSANIN YOLUNA NE ZAMAN ÇIKTIKLARINA BAĞLIYMIŞ MEĞER...''
.
Yazı Bütün Dünya dergisinden alıntıdır.
.
*Yollarımıza hep iyiliklerinin çıkması dileğiyle*

12 Temmuz 2009 Pazar

Su


Kışın içmeyi ihmal etsek de sıcak yaz günleri vazgeçilmezlerimizden biridir su. Yollarda, sokaklarda, ellerindeki pet şişelerden su içen insanları sıklıkla görürüz. Allah kimseyi susuz bırakmasın. Açlığa dayanırız da susuzluğa asla.
.
Ben de herkes gibi su ihtiyacımı değişik markalardan oluşan sularla gideriyorum, doğal olarak. Fakat, etiket fiyatları farklı olmasına karşın kasada aynı ücreti ödemek zorunda kaldığım bu ürünler, bende her nedense değişik bir rahatsızlık yaratıyor. Örneklersem daha iyi anlatabilirim:
.
Farklı büyük marketlerde yaşıyorum bu rahatsızlığı. Rafa yaklaşıyorum. Yanyana dizilmiş değişik üç marka su. Birisi -.47 TL, yanındaki -.48 TL, onun da yanındaki -.50TL. Ancak, kasaya gittiğim zaman ödediğim bedel -.50 TL. (50 kuruş)
.
Elbette hiçbiriniz benim iki, üç kuruş için ağıtlar yakan bir insan olduğumu zannetmiyorsunuzdur. Benimkisi aldatılmışlık duygusuyla karışık bir cins takıntı. Ülkede, ''1 kuruş'' tedavülden kaldırılmış ve cebimdeki paralarla etiket bedelini ödeyemiyorsam o etikete ancak acı acı gülüyorum.
.
Bu konudaki hassasiyetimin cimrilikle ilişkilendirilmeyeceğini düşünerek ve konuyu daha fazla sulandırmadan hepinize sağlık ve huzur diliyorum.
.
Fotoğraf:haberaktuel.com dan alınmıştır.

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Yeni misafirimiz


Şu güzelliğe bakar mısınız? Kocaman kulakları, palet gibi elleri ve her an oynamaya hazır afacan yüz ifadesine ne dersiniz?
.
Henüz, annelerinin peşine takılıp giden Romus- Romulus kardeşleri bir yuvaya kavuşturamamanın üzüntüsünü yaşarken, bahçemizden yükselen bu afacanın çığlıklarına kulak vermememiz imkânsızdı. Korunmaya çalıştığı su oluğunda korkudan büyümüş gözleriyle ''İmdat'' diye bağırıyordu adeta. O henüz bir ana kuzusuydu ve yalnızdı.
.
Çevremize biraz dikkatlice bakarsak onun gibi yüzlercesiyle karşılaşırız. Görüp de görmezden gelirsek herhalde insanlık suçu işlemiş oluruz. Karınlarını doyurup azıcık başlarını okşamak çok da zor olmasa gerek. Ne olur bu konuda biraz duyarlı olalım. Sokağımıza koyacağımız bir kap su ile şu sıcak yaz günlerinde yaşamlarını hiç değilse birazcık kolaylaştıralım. Susuzluğun ne olduğunu bir an için hissetmek yeterli sanırım.
.
Gelelim bizim ufaklığa. O'na şimdilik Gar diyoruz. Biraz daha büyüsün Garfield'e tamamlayacağız ismini. Herşeye rağmen O yine de şanslı bir kedi ve evimizin neş'esi.
.
Sağlık ve huzur dileklerimle.

29 Haziran 2009 Pazartesi

Biz bunu hep yapıyoruz


Güzel yurdumun piliciyle ünlü(gerçek anlamda) şirin bir ilçesinde karşıma çıkıverdi bu yazı. Lokanta, çay bahçesi karışımı bu yerde karnımızı doyurup çevremizi kolaçan etmeye başlamıştık ki...
.
Gördüğünüz gibi; yazım kurallarını ezip geçmenin yanı sıra esprili bir dil kullanmaktan geri kalmayan patron, o gün-bugün derken ne de güzel anlatmış niyetini. Gülümserken düşündürüyor da.
.
Aslında günlük yaşamımızda bu ifadenin benzerleriyle sıkça karşılaşırız:
''Olsa dükkân senin'' lâfı, olmadığı için cömertçe dile getirilir. Dükkân sahibi arkadaşların ''Bak artık bir dükkânım var, ne istersen alabilirsin'' dediği görülmüş müdür? ''Düğününde kalburla su taşıyacağım'' sözü de insanı ne kadar mutlu eder. Oysa hiç de gerçekçi değildir. Onun yerine ''Sen evlen buzdolabını ben alacağım'' demek daha mantıklı değil midir? Yoook, bağlayıcı bir söz sıkıntı yaratır. En iyisi kalburla su taşımak.
.
Bir çay bahçesi yazısından nerelere geldik. Kimbilir daha ne örnekler çıkar. İnsanoğlunun doğasında var herhalde. Vermeyeceklerini veriyormuş gibi, yapmayacaklarını yapıyormuş gibi... yaparak, karşısındakinden anlık sevgi, dostluk, hatta minnet çalmak. Bu da bir başka tatmin yolu olsa gerek.
.
Sağlık ve huzur dileklerimle.

24 Haziran 2009 Çarşamba

Hayırdır inşallah



Hep imrenmişimdir'' Dün bir rüya gördüm'' diye söze başlayıp anlatanlara. Hayatım ''Hayırdır inşallah'' demekle geçiyor. Oysa ben, ayda yılda bir rüya görenlerdenim. Ya da görüp de hatırlayamayanlardan.

Bu konuyu neden seçtim? Çünkü, nihayet bir rüya görebildim, uzunca bir aradan sonra. Hayırdır inşallah. :-))) Görmemiş rüya görünce ne yapar? Bir rüya tabiri kitabı alır eline ve başlar aramaya. Ben de aynen öyle yaptım:

Rüyamda, ayıptır söylemesi ''Lahana'' görmüştüm. Sınavdan iyi not bekleyen öğrencinin sonucu öğrenmesi heyecanıyla, kitapta L harfini buldum. Lahanayı buldum. Yorumun ilk satırı''Rüyada lahana görmek çok iyidir''. Keh keh keh. İkinci cümle ''Pişmiş lahana gördüyseniz bu pek de hayra yorulmaz'' Moral sıfır.'' Ama pişmiş lahananın rengi yeşilse zenginlik bereket demektir.'' Burada kafayı kitaptan kaldırıp rüyaya geri dönüş yolculuğu ve bir belirsizlik. Okumaya devam''Şayet rengi sarıysa hastalıkla tabir edilir'' Şaşkınlık had safhada. Susmayan iç sesi ''Keşke daha dikkatli izleyebilseydim rüyamı'' Sarı mıydı, yeşil miydi? gel-gitleriyle ziyan olmuş bir rüya.

Böylelikle anlıyorum ki, rüya görmek her babayiğidin harcı değilmiş. Rüya tabiri kitaplarıyla kafa karıştırmak duygu karmaşası yaratmaktan başka birşey değilmiş. Hele hele rüya görmek bana hiç de lâzım değilmiş. Ben seve seve asli görevime geri dönüp hepinize gördüğünüz, göreceğiniz tüm rüyalar için topluca bir;

Hayırdır inşallah diyorum.

21 Haziran 2009 Pazar

Romus- Romulus


Büyük Roma İmparatorluğunu kim kurmuş?
- Efsaneye göre; Romus, Romulus kardeşler.

İlginç bir de öyküleri vardır. Doğdukları zaman bu ikiz kardeş, bir sepet içerisinde nehrin sularına bırakılır. Suların çekilmesiyle karaya oturan sepeti bir kurt bulur. Çocukları bir anne gibi emzirir, korur. Daha sonra, bir çoban nezaretinde gelişimlerini sürdürür kardeşler. Herhalde çoban onlara; okuma yazma, görgü kuralları ve Roma nasıl kurulur?...vb dersler vererek tarihdeki yerlerini hazırlar.

Tarihle aram hiç iyi değildir. Ama böyle ilginç olayları ve isimleri hafızam pek sever. Yazımı okumaya başlamadan önce gördüğünüz fotoğrafın, konuyu nereye bağlayacağım konusunda sizlere ışık tuttuğunu zannediyorum . Evet, resimde gördüğünüz iki afacan, bir sabah anneleri tarafından balkonumuza resmen getirildiler. Güzelim balkonumuzda imparatorluklarını ilan ettiler. Soldaki Romus, sağdaki Romulus. Anneleri kurt olmamakla birlikte sokağımızın en ruhsuz ve donuk kedisidir. O'nu ''Sfenksss,Sfenksss'' diye çağırma nedenimiz de bu duruşundandır zaten.
.
Şu an balkonda çift kale maç yapan bu şirin kardeşleri sizlere de tanıtmak istedim. Biraz daha büyüdüklerinde onlara bir de güzel yuva bulabilirsek ne mutlu bize.

Sağlık ve huzur dileklerimle.

11 Haziran 2009 Perşembe

.okia cep telefonu

Günün olayı:
Cep telefonunu tuvalete düşürünce...Alınan bilgiye göre, İnegöl Vergi Dairesi'ne ait tuvaleti kullanan Sevcan Ö. (38), cep telefonunu tuvaletin deliğine düşürdü.Telefonunu çıkarmaya çalışan Sevcan Ö, kolunu tuvaletin deliğine sıkıştırdı. Bağırarak yardım isteyen kadının yardımına vergi dairesi çalışanları yetişti.Tuvalete sıvı sabun döken vergi dairesi çalışanlarının yardım çabaları da sonuç vermeyince, durum itfaiye ekiplerine bildirildi. Olay yerine gelen İnegöl Belediyesi itfaiye ekipleri, tuvaleti kırarak kadının kolunu sıkıştığı yerden kurtardı. Kolunda şişlik ve çizikler meydana gelen Sevcan Ö, İnegöl Devlet Hastanesi'ne kaldırıldı. Burada genç kadına tetanos aşısı yapıldığı öğrenildi. Öte yandan, cep telefonunun bulunamadığı bildirildi.
.
Haber ve resim; gazetevatan.com dan.
**************
.

İnşallah başlık yazımdan fesatça bir anlam çıkartmamışsınızdır.:-))) Sadece reklam olmasın diye ilk harfini yazmadım. Ben de kullanıyorum ve çok memnunum.
.
Ben diyeyim günün, siz diyin ayın, onlar desin yılın, öbürleri desin yüzyılın olayı. Yaşanan, çoktan seçmeli sorunlu bir olay. Can havliyle yapılan eylem sonucunda; ya cep telefonuna ulaşılacak, ya da ''Olmadı yerine bir boncuk verelim'' durumu yaşanacak. '' Allah böyle bir duruma düşmanımı düşürmesin''
.
Sevcan Ö, bu sabah da her sabah olduğu gibi normal, sıradan bir vatandaş gibi güne başlamıştı oysa ki. Ama artık o eski Sevcan değil. Eminim: Bugün, cabbar girişimi nedeniyle arka cepheden tanıdığımız bu sade vatandaşımızı, yarın TV kanallarının haber stüdyolarında ön cepheden de görme şansına erişiriz. Ülkemiz için önemli bir olay ne de olsa. Masaya yatırıp, irdelemek gerekir.
.
Aslında, gerçekten önemli bir olay. Ama psikologlar tarafından ele alınması gereken bir olay. Konu dönüp dolaşıp'' CEP TELEFONU SEVDASI''na dayanıyor. Vazgeçemeyeceğimiz alışkanlıklarımız sıralamasında birinci sıraya oturuverdi kısa adıyla ceplerimiz. Daha ötesi olabilir mi? WC ye bile onunla gidiyormuşuz meğer.Tuşlarına alıştığımız, fotoğraflarla albüm haline getirdiğimiz, zaman zaman geriye dönüp sakladığımız mesajlarımızı görmek istediğimiz can dostlarımız. Kaybedince kalp krizi geçirecek kadar üzüldüğümüz, düşürdüğümüz yer köpekbalıklarıyla dolu bir havuz bile olsa ( benim için yaşanan olayla eş değer) ardından atlanacak kadar önemli bir şey.
.
Midelerinizde yarattığım hasar için özür dilerim. Ben de fotoğrafı öyle uzun uzadıya inceleyemedim. Gerçekten insanı rahatsız eden bir görüntü. Ama ne yapayım çok ilginç. Sizlerle paylaşmasaydım hiç içime sinmezdi.
.
Sağlık ve huzur dileklerimle

5 Haziran 2009 Cuma

Deyimlerimiz




Konuşmalarımıza zaman zaman renk, coşku katan, sayısız deyimlerimiz var.

Bazılarını çok merak ediyorum; hangi duygu ve düşünce hali içerisinde, kimler tarafından üretildi. İçlerinde mantığa uygun olanlarının yanı sıra ''Bu hangi aklın işidir?'' dedirttirenleri de var. Bugün bu konudaki düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Kirli çıkı gizli gizli para biriktiren cimriler için kullanılan bir deyimdir. Bana göre son derece de mantıklıdır. Çıkı para kesesini çağrıştıran bir sözcüktür ve yanındaki kirliyle birlikte bir anlam bütünlüğü oluşturur. Oysa pişman etmek niyetine söylenen burnundan fitil fitil getirmek deyimi nasıl bir zekâ ürünüdür anlayamadım. Burundan çıkmış bir fitil= pişmanlık? Gözümün önüne getiremiyorum.


Daha büyük adımlar atarak çok yol alabilmek amacıyla söylenen ikaz içerikli bir deyimimiz vardır''Pergelleri açalım.'' Bu da yaşama geometrik gözlerle bakışa bir örnek, aklı başında bir deyim. Gelelim ''Sıtma görmemiş ses''e. Yani ses ile dişi sivrisineğin(anofel)in akıllara durgunluk veren ilişkisine. Kalın ve tok bir ses; ''Anofelle hiç işim olmaz'' diyor, dolayısı ile sıtma görmemiş oluyor.

Uzun lâfın kısası; yine anlam bütünlüğü olan deyimlerimizden. Ama ''Tavşan pisliği'' deyince bir durup düşünmek gerekiyor. Çünkü bu ihtisas isteyen deyimlerimizden. Hani, ne yararı ne de zararı olan insanlar için kullanılan bu benzetmedeki ürünün nasıl bir incelemeden geçtikten sonra bu deyimdeki yerini aldığını da merak etmek en doğal hakkımız.

Üzüm üzüm üzülmek, tam takır kuru bakır... ritmik, tekerleme kıvamında deyimlerimizden olup farklı bir grup oluşturuyor. Bugüne kadar ağladığını sızladığını duymadık üzümün.Yoksa, en çilekeş meyvamızdı da biz mi bilmiyoruz?

Sarımsağı gelin etmişler de kırk gün kokusu çıkmamış. Haydi hep birlikte bir canlandırma yapalım, sarımsak kızımıza telli duvaklı bir gelinlik giydirelim. Tepesindeki perçemi çiçeklerle süsleyelim. Maşallah pek de yakıştı. Fakat kokusu...

Üzerinde durmak istediğim son deyimimizin Karadeniz kaynaklı olduğu inancındayım. :-)))
Tabanları yağlamak: Yani en hızlı kaçış. Varalım, bir bilene soralım;Yağlı tabanlarla artistik tabanaj mı, yoksa kontrolsüz patinaj mı yapılır acep?

Deyimleriniz bol olsun.

4 Haziran 2009 Perşembe

Son kurbanlarım

Bugün yazımın içeriği: Bir itiraf

21 Aralıktan bu yana yazdıklarımı şöyle bir gözden geçirerek bugüne kadar geldim. Birşey dikkatimi çekti ve beni rahatsız etti. Kendime ne kadar torpil geçmişim. Yazılarımı okuyan sizlerin gözünde herhalde ''sütten çıkmış ak kaşık'' gibiyim. Yooook, böyle bir haksızlığı kabul edemem. Ara sıra öbür yüzümü de göstermeliyim.

İsmimin ilk kez duyanlar tarafından yalan yanlış telafuz edilmesine, hele hele kırpılıp kısaltılmaya çalışılmasına asla izin vermedim, vermem de( aile bireyleri hariç). Öğretinceye kadar uğraşırım. Oğlak burcunun saf kan inatçılarındanım. Gençlik yıllarımda bu durum beni bunaltıyordu. Amaaa şimdi adeta zevk duyuyorum. Karşımda; okumayı yeni sökmüş, yakası kırmızı kurdeleli çocuklar gibi ismimi öğrenmeye çalışan insanlar, beni öyle bir eylendiriyor ki sormayın. Hece hece, tane tane harfleri birbirine çatıp Raa yee gââân demiyorlar mı? :)))))

Bugün, yine yollardaydım. E5 karayolunda minibüsümüz seyir halindeyken Yunus Polisler tarafından çevrildik. Son zamanlarda sıkça yaptıkları kimlik kontrollerinden birini gerçekleştirdiler. Toparladıkları kimlikleri alıp bir süre sonra geri getirdiler ve isim okuyarak geri vermeye başladılar: Ahmet ...., Mehmet...., Ayşe...., Fatma...., vb. hızlı hızlı okunan kimlikler sahiplerini buldu. Ve işte o an... Polisin kaşları bir çatıldı, gözleri bir açıldı. Ağzını açtı, lâkin ses çıkmıyor. Ben içimden ''Keh keh keh O benim işte'' dedim. Sadistçe bir duyguyla okumasını bekledim. Ama akıllı Türk Polisi harflerle uğraşmak yerine kimlikteki fotoğraftan yola çıkarak biraz da sinirlice kimliğimi elime tutuşturuverdi.

İşte, son kurbanlarım maalesef Yunus Polislerdi.

Sağlık ve huzur dileklerimle

31 Mayıs 2009 Pazar

Beşiktaşlıyım


NE MUTLU BANA

BEŞİKTAŞ MARŞI

Kartalın sevgisi işlemiş kanına
Bir can, soluk gibisin taraftarına
En iyi gününde hem, en zor anında
Unutma taraftarın senin yanında

Beşiktaş Beşiktaş Kartal Beşiktaş
Beşiktaş Beşiktaş Büyük Beşiktaş

Yensen de yenilsen de yok coşkuda son
Her zaman, her yerde sen on numara on

. . .

Refah Torlak

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Şevki Bey


Bugünlerde Şevki Bey'le yatıp, Şevki Bey'le kalkıyorum. Türk Sanat Musıkisi seven dostlarım beni çok iyi anlamıştır. Sevmeyen, ilgilenmeyen dostlarım ise ''AAAAA ne ayıp, insan özel yaşamını bu kadar gözler önüne sermez ki.'' deyip beni ayıplamıştır.
.
Kim ne derse desin seviyorum Şevki Bey'i. Bestelerini söyledikçe söyleyesim, çaldıkça çalasım geliyor. Nur içinde yatsın. Otuzbir yıllık ömrüne bini aşkın eseri nasıl sığdırabildiğini de anlamış değilim. Keşke daha uzun yaşasaydı, daha çok eser bırakabilseydi.
.
Gönül telimizi titreten Şevki Bey ve ... gibi bestekârlarımızın ortak özelliği; aşkı meslek edinmiş olmaları bence. Sanki, herkes işine gücüne giderken onlar aşkı aramaya çıkmışlar.Yürekleri hep aşk diye çarpmış, gözleri hep bir güzel aramış. Bulunca da, notaları ustalıkla yan yana dizip en akıcı, en doyurucu nağmeler haline getirmişler. Ama ne yazık ki hüsrana uğradıkları sevdaları yüzünden kadehlere sarılıp, hüzünlerini içkide eritmeye çalışmışlar. ''Mey içerken düştü aksin camıma'' Şevki Bey'den güzel bir örnektir. Aşağıda diğer eserlerinden birkaçını hatırlatma amacı ile yazdım. Dinlemenizi öneririm.
.
Sağlık ve huzur dileklerimle.
.
Dil yaresini andıracak yare bulunmaz
Kış geldi firâk açmadadır sinede yâre
Ülfet etsem Yâr ile ağyâre ne
Hastasın zannım, vefâ mahzûnusun
Hicrân oku sinem deler
Kimseler gelmez senin feryâd–ı ateş-bârına...

21 Mayıs 2009 Perşembe

Minibüs sevdam 1

Ne derseniz deyin seviyorum minibüsü. Beni gülümseten anılarımda çok büyük yeri var. Daha bugün bir yenisini ekledim:

Yine yollardaydım. Giderken otobüs, dönerken minibüsü tercih ettiğim ortalama birer saat süren düzenli yolculuklarımdan birini daha gerçekleştirdim. Dönüş yolunda bindiğim minibüsün şöförünün pardon kaptanının (bundan çok hoşlanıyorlar), elindeki telefona lâf, yolculara para üstü yetiştirerek en keskin manevraları gerçekleştirmesini yine hayretler içinde izledim. Hani biraz daha gayret etseler ayaklarıyla da halka çevirecekler.

Neyse, bir süre E5 karayolunda ilerledik. Sıcakkanlı yolcuların sıcak nefeslerinden bunalan kaptan, bir süre kapıları kapatmadan yola devam etti. Fakat o da ne? Gaipten gelircesine bir ses'' Minibüs, kapılarını kapat''. Görünmez bir polis otosu tarafından, ekolu bir mikrofonun ardındaki polisin yaptığı bu uyarı karşısında, kaptanımız başını kesik kesik sağa sola çevirerek sesin kaynağını bulmaya çalıştı. Sonra da çocuk gibi şirin şirin gülmeye başladı.

Az gittik, uz gittik, bu kez uzakta; gözle görülebilen bir polis otosu bizim kaptanı yine telaşlandırdı. Ayaktaki yolculara ''Polisleri geçinceye kadar azıcık koltuklara sıkışın'' talimatı verdi. Bunun üzerine, benim de oturduğum iki kişilik koltuğa iki hanım kendilerini atıverdi. Birini kucağımıza, birini yanımıza sığıştırdık. Beylerin bazıları Adıyaman halk oyunları ekibi gibi yerlere çömeldi, bir iki tanesi camlara yapıştı. Manzara müthişti. Böyle bir mozaik nerede görülmüş Allahaşkına. Yurdum insanı her koşula uyar.

Önümüzdeki günlerde yol anılarımdan kesitler sunmaya devam edeceğim. Umarım beğenirsiniz.

Sağlık ve huzur dileklerimle.

20 Mayıs 2009 Çarşamba

İyi ki

Güzeller güzeli bir kız çocuğu. Masmavi pırıl pırıl gözleri ile yükseklerde bir yeri işaret ediyor sanki. İşte, bir gün kendisine yaraşacak yer orası. Bu fotoğraf beni çok etkiledi.



O, kolay yolu seçmedi. Güzelliğinden yararlanıp, günümüz çocukları gibi bir film yıldızı veya pop star olma hayaliyle yatıp kalkmadı. Ben yerine biz demeyi bildi. Şifa dağıttığı cüzzamlı hastalara, topluma kazandırdığı genç kızlara sarıldığı kadar sıkı sıkı sarıldı. Onun hayalleri değil idealleri vardı. Hiç bir çıkar gözetmeden ülkesinin geleceği ve insanları için harcadı yaşamını.



Son yolculuğuna binlerce vatandaş ellerinde çiçekleri, ağızlarında sloganları ve duaları ile uğurladı O'nu. Şimdi aynaya bakma zamanı. Bu olağanüstü insanla karşılaştırınca; kendimi böcek gibi hissediyorum.



İyi ki yolun Türkiye'den geçti Türkan Saylan

17 Mayıs 2009 Pazar

Hıfzıssıhha


Esas yazılışı hıfz-ı sıhha olan başlık yazımın, tıbbın bir dalı olduğunu biliyor muydunuz? Hıfz koruma sıhha sıhhat anlamı taşıyor ve ikisi bir araya gelerek sıhhatimizi koruma amaçlı araştırmalar yapıyor. Günümüzde oldukça geçerli bir dal. Bugünkü söylemiyle bakteriyoloji.
.
Durup dururken nerden geldi aklıma hıfzıssıha derseniz, ben de hemen uygun yanıtımı veriveririm. Çünkü ülkemizde ilk hıfzıssıhha enstitüsü tam da seksenbir yıl önce bugün kurulmuş. Çocukluğumdan beri hep duyardım da bir anlam veremezdim bu garip sözcüğe. Daha doğrusu öyleyse öyledir diye hiç araştırma gereği duymamıştım; yaptığı işi bilmeme karşın.
.
Ben yine de ısrarla kelimeye takılıp kaldım. Osmanlı döneminde yani 1840 lı yıllarda , Tıp Fakültesine Mekteb-i Tıbbiye dendiği zamanlarda branşlar; dahiliye, nisaiye, bevliye... gibi isimlerle anılırmış herhalde. Oysa günümüzde artık bu bölümler hepimizin anlayabileceği gibi Türkçe karşılıklarını buldu. Tıpta okuyan çocuğu için ''Kızım hıfzıssıhha bölümünü seçti'' diyen duydunuz mu? Onun da diğerleri gibi bir Türkçe karşılığı var: Bakteriyoloji. Peki adı geçen enstitüler sizce niye halâ bu birleşik Arapça isimle anılmayı sürdürüyorlar. Bu kelimeyi sokaktaki vatandaşa sorsak herhalde yanıtlarıyla güldürü programı yapılır.

Asoşeytıtpres ajansı gibi Hıfzıssıhha enstitüsü.

Sağlık ve huzur dileklerimle.

14 Mayıs 2009 Perşembe

Şarzzzzz

.
Her duyduğumda tüylerimi diken diken eden bir sözcükle başladım yazıma. Aman sakın ''Ne var ki şarz demekte?'' diyerek, sizler de bu yanlışlık kervanına katılmayın.
.
Cep telefonu ile birlikte yaşantımıza hızla giren bu Fransızca kökenli charge (şarj) sözcüğünün yükleme anlamına geldiğini biliyoruz. Peki, şarz ne anlama geliyor, bilen var mı? Hani dili dönmediği için söyleyemiyorlar da diyemeyiz. Allahaşkına iki kelimeyi ard arda söyleyin, hangisi daha kolay. Şarj mı, şarz mı? Esas şarz derken insanın dili ağzının içinde eziyet çekiyor. Adeta portakal reçeli gibi kıvrım kıvrım oluyor.
.
Beni hayretten hayrete düşüren, bu yanlışı daha çok gençlerin yapması. Çoğu üniversite öğrencisi. Orta öğrenimleri sırasında fizik dersi görmüş ve bu kelimeyi kimbilir kaç kez tekrarlamış, yazmış, çizmiş genç bir nesilin şarz demesini kabul edemiyorum.
.
Belki de diyorum birileri, güldürü amaçlı yaptı bu değişikliği; şemsiyeye şemşiye der gibi. Şaka gibi bir şey. Buna inanmak istiyorum. Ama, kelimeler üzerinde yapılan bu tür oynamaların zaman içinde insanlar tarafından ciddi ciddi kabul görüp benimsendiğini de biliyorum. Yağmurda şemşiyesini açanlar, cep telefonlarını şarz etmeyi de ihmal etmeyeceklerdir.
.
Sağlık ve huzur dileklerimle

10 Mayıs 2009 Pazar

Anneler günü


Amerika'da 1908 yılında Anna Jarvis isimli bir hanım kişinin, annesini kaybettikten sonra önce kendi çapında, daha sonra kongrenin onayı ile ülkesinde bu gün kutlanmaya başlanmış. Bu kadarla da kalmamış, domuz gribi gibi tüm dünyaya yayılmış.
.
Bana öyle geliyor ki Anna Jarvis annesine; yaşadığı sürece hak ettiği sevgiyi, ilgiyi gösterememiş, yani açıkçası hayırlı bir evlât olamamış. Gecikmiş bir vicdan hesaplaşması günüdür belki de O'nun için bu gün. Keşke ve anne sözcüklerini yanyana getirip getirip yandığı gündür. Belki de tam tersi.
.
Her nedense benim bu kutlanan günlerle bir zorum var. Anneler günü, babalar günü, sevgililer günü... Bana çok yapay geliyor. Ayrıca, ''biri yer biri bakar'' durumu hiç hoşuma gitmiyor. Küçük yaşta annesini, babasını kaybetmiş çocuklar için ne büyük ızdıraptır bu günler. Üstelik tek bir günle de kalmıyor. Haftalar öncesinden vitrinler süsleniyor, sarmaş-dolaş anne çocuk reklamları sanki bu küçücük yüreklere nispet yapıyor ''Senin annen vaar mı?'' der gibi. Bu işkence değil de ne?
.
Nedense bu tür antikalıklar hep Amerika'nın başının altından çıkmış. 1900 lü yılların başında habire gün icad etmişler. Kabul günü de onların buluşu mu bilemeyeceğim ama önümüzdeki ay içinde babalar günü kutlanacak. Binlerce şehidimizin minicik yavruları çiçekleriyle kabristanları dolduracak.
.
İçinde ana, baba ... sevgisi taşıyan bir çocuk, bunu göstermek için arkasından iteklenmemeli. Sevgi, saygı; cıcılı bıcılı bir kâğıda sarılıp kurdelelerle süslenmiş bir paket değildir. Bunu sadece bir gün göstermek de yetmez.
.
Sevenleriniz bol olsun.