30 Aralık 2009 Çarşamba
28 Aralık 2009 Pazartesi
Silkmede birinciyiz

Silkmede birinciyiz. İyi de her başarılı silkmeciye madalya verilir mi? Haayır. Sözü biraz dolandırarak başka bir yere getirmek istiyorum: Üst kat komşuma.
Evin üç cephesinden gün boyu her an bir şeyler silken bu temizlik hastası komşumdan ben de yaka silkiyorum. Komşuluğumuz apartman girişinde selamlaşma ve hatır sormayla sınırlı olan, son derece sessiz ve sakin bu komşumuzun; dingin haline bu eylemler sonucu ulaştığına inanıyorum. Bu da O'nun yogası.
Sabah faslı, yatak odası penceresinden çarşaf ve battaniye silkmeyle başlıyor. Öğlene doğru salon penceresinden toz bezi ve kilim tarzı yer yaygıları ile faaliyet devam ediyor. Akşam üzeri işten gelen eşinin palto, kazak ve pantolonu oturma odası balkonundan (abartmıyorum) çırpılmaya devam ediyor. Son olarak, akşam yemek sonrası sofra bezi ve içinden her ne çıktıysa naylon poşetlerin ters çevrilmiş hali mutfak camından silkilerek gün bitiyor. Sizce bütün bu yaşananlardan sonra madalyayı hangimiz hak ediyor?
Her yıl yapılan yönetim toplantılarında dile getirmemize ve apartman girişindeki panoya yazmamıza rağmen sevgili komşumuz bildiğinden şaşmıyor. Umudum 2010 da. Gülmeyin, bu da yeni yıl beklentilerimden biri.
Sağlık ve huzur dileklerimle.
(Yeni yıla üç gün kala)
27 Aralık 2009 Pazar
Noel Babamızı istiyoruz

Gülelim mi, ağlayalım mı? Tuzu kuru ülkemizin en büyük sorunu Noel Baba'nın kemikleriymiş de haberimiz yokmuş. Yine de Kültür Bakanlığımızca başlatılan bu girişimi hafife almamamız gerekir. Bu güne kadar neyi istedik de alamadık.
26 Aralık 2009 Cumartesi
Bir yıldır buradayım

Acısıyla, tatlısıyla bir yılı geride bıraktık gibi beylik sözler söylemek istemiyorum. Bunları zaten birkaç gün sonra bol bol duyacağız.
Evet, bir yıl olmuş bildiğim dünyadan başka bir dünyada varlık göstereli.
Sanal alem dedikleri bu yerde kendimce, klavyemin tuşlarına dokunduğum kadar, birşeyler yazdım çizdim. Dönüp, dönüp okudukça beni dışarıdan izleme olanağı buldum. Fikirlerimle, duygularımla ve zevklerimle yeniden tanıştım Mevlana'nın dediği gibi.
21 Aralık 2008 blog-blogger sözcüklerinin anlamını öğrendiğim, miladi bir tarihtir benim için. Güzel Oğlum'un ''Haydi anne başla yazmaya'' diye önüme koyduğu, matbaa kokulu bir defter gibiydi blogum.Heyecanla, elim titreyerek başladım yazmaya. Nerden başlayacağımı, ne yazacağımı bile bilemiyordum. Bıraktım kendi akışına.
Yaşam bir sanattır dedim; herşeye rağmen başını dik tutmayı başarabilen, yaşama gülen gözlerle bakabilenler adına.
*
Selâm olsun tüm yaşam ustalarına.
21 Aralık 2009 Pazartesi
Mevlana'dan
5 Aralık 2009 Cumartesi
Geldi Aralık ayı

26 Kasım 2009 Perşembe
Bu ilk değil ki :-(((((

12 Kasım tarihinde, klavye marifetiyle döktürdüğüm yazımın son cümlesi
ne yazık ki gerçek oldu. Yaşamım boyunca; elimde olmadan, ama çok içten güldüğüm tüm gariplikler gün oldu birer birer başıma geldi. Bu da sonuncusu.
.
Evet, Oğul'cuğumun beş gün süren sınav maratonunun son günü evimize getirdiği virüscüklerle, halen baş etmeye çalışıyoruz. İlk iki günü her zamanki yöntemlerimizle geçiriyorduk ki, içimize düşen kurt bizi hastaneye gitmeye zorladı. Adeta domuz avına çıkmıştık. Genç Doktor'umuzun kısa süren muayenesi ve ciddi bir laboratuvar araştırması yapılmadan koyduğu teşhis H1N1 idi.
.
Anne-Oğul bu virüsleri pek sevmiş olacağız ki halen çift hoparlör öksürmeye devam ediyoruz. Allahtan ateşli safhayı atlattık, bağışıklık sistemimizi güçlü tutma faslındayız. Bir bayram arifesine yakışmayan ruh hali içerisinde ''Buna da şükür'' diyerek ve en azından bilgisayarlarımızın başına oturabilecek gücü bulabilmenin keyfini yaşamaya çalışıyoruz.
.
Adı her ne olursa olsun, griple başedebilmenin tek bir yolu varmış, bunu çok iyi öğrendik; bünyeyi sağlam tutabilmek. Taze sıkılmış portakal suyu, Asu'cuğumun ''Atom Çayı'' (içinde ıhlamur, elma, tarçın, karanfil, .......ismini aklımda tutamadığım muhtelif baharatlardan oluşuyor) Gerisi yalan.
.
Sağlık ve huzur dileklerimle.
.
BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN
12 Kasım 2009 Perşembe
Minibüs sevdam 2
.
Yine yollardaydım. Eve dönmek üzere bindiğim minibüste boş bir yere oturuverdikten sonra, Kaptan'a iletilmek üzere elime hazırladığım paramı önde oturan iki kişiden birisine uzatmak üzereydim ve... O da ne! Pencereye yakın koltukta oturan orta yaşlı hanım, yanında oturan genç kıza adeta domuz görmüş gibi bakıyordu. Neden domuz? Çünkü kızımız bir elinde cep telefonu koyu bir muhabbet sürdürürken, diğer elinde hamurlaşmış kağıt mendiliyle sürekli burnunu siliyordu. Aksırıkları, öksürükleri havada uçuşurken yanındaki hanımın yüzündeki ifade ''Oku oku bitmez'' bir korku romanı gibiydi.
.
Orta yaşlı hanım; kâh açılamayan cama çaresizlik içinde bakıyor(açılsa kafasını camdan dışarıya çıkaracak), kâh burun deliklerini kapatıyordu. Bu manzaraya gülmemek için kendimi zor tuttum. Çünkü; delikleri kapanan burun kanatları , paraşüt gibi kabarıp kabarıp kızarıyordu. Genç kız, ara sıra dışarıya bakmak üzere hanımın üzerine doğru meyil ettikçe, zavallı (ne yapayım ki komik) kadıncağızın gözleri yuvalarından fırlayıp, iki elini can havliyle hem ağzının, hem burnunun üzerine kapatıyordu. Hareketleri, mimikleri görülmeye değerdi.
.
Aslında bütün yolcular bu gripli kızımızın saçtığı mikroplarla, virüslerle burun burunaydık. Fakat, hiçbirimizin yüzünde ''Ölüm korkusu'' yoktu. Bir kişi hariç. Bu manzara beni niye bu kadar güldürdü bilemiyorum: Zor durumdaki insanlarla eğlenmek hiç adetim değilken. ''Fareden korkan bir insanın sandalyeye çıkması'' gibi birşeydi bu olay benim gözümde.
.
Güldüm komşuma , gelmesin başıma:-(((((
.
Sağlık ve huzur dileklerimle.
10 Kasım 2009 Salı
Keşke bir daha gelebilsen
8 Kasım 2009 Pazar
Halk oyunları

1 Kasım 2009 Pazar
Bimen Şen

En sevdiğin bestekâr kim sorusuna tereddütsüz vereceğim yanıttır: Bimen Şen (Dergazaryan) . Babası Ermeni bir din adamı olan, kilise korosunda ilahiler okuyan bir koristken, 14 yaşında Bursa'dan İstanbul'a gelen Bimen Şen; gönül verdiği Türk Sanat Musıkîsinin en güzel bestelerini burada döküvermiş saza, söze.
.
Hicaz fasıllarının vazgeçilmez şarkısı *Yıllar ne çabuk geçti o günler arasından, hepimizin zevkle eşlik ettiği besteleri arasındadır.* Ağyar ile sen geşt-i güzar eyle çemende. Hemen arkasından gelir.* Durmadan aylar geçer yıllar geçer gelmez sesin.
*Dil-hun olurum yad-ı cemalinle senin ben.*Kırsa bin tel naz ile terk-i esaret eylemem. *Ruhumda bu şeb hicr-i visalin yanıyorken.* Sabrımı gamzelerin sihr ile tarac edeli.*Firkatin aldı bütün neşve-i tabım bu gece. . . . Hepsi o kadar güzel ki, yazamadıklarımdan özür diliyorum. Evlat ayırmak gibi bir duygu. *Yüzüm şen, hatıram şen, meclisim şen şarkısı ile Şen soyadı Ata'mız tarafından verilen Bimen Ustanın birçok şarkısının notasına ulaşabildiğim halde, saba makamında yazılı eserlerine hiçbir yerde rastlayamadım. Bu konuda sizlerin de yardımını rica ediyorum.
.
Nota bilgisi olmadan bunca güzel esere imza atan bestekârımız, duygularını nağmelerle
yoğurup şarkıya ve saz eserine dönüştürmede harika bir ustalık sergilemiş. Eserlerini çalarken veya söylerken insan, matematiksel bir ahenk yakalamanın zevkini yaşıyor. Hani çocukken merdiven basamaklarında oynadığımız bir tür oyun gibi; İki basamak yukarı, bir basamak aşağı ... Evet, ne diyeyim; Seviyorum Bimen Şen'i. Nur içinde yatsın.
Sağlık ve huzur dileklerimle.
Nota arşivinden yararlanabileceğiniz siteler:
www.bakirkoymusiki.com/
http://www.uskudarmusikicemiyeti.com/
http://www.neyzen.com
29 Ekim 2009 Perşembe
86. Yaşında Cumhuriyetimiz

Cumhuriyetimizin, yani ulusal egemenliğimizin 86. yılını kutluyoruz bugün. İlk yıllardaki kadar coşkulu muyuz? Ata'mızın bize armağan ettiği bu değerli hazineyi koruyup saklayabildik mi? Kayıtsız, şartsız egemen miyiz? Bu sorulara EVET diyebiliyorsak:
BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN
28 Eylül 2009 Pazartesi
Gözlük

.jpg)
25 Eylül 2009 Cuma
Güle güle Recep, Şaban, Ramazan ve Bayram

13 Eylül 2009 Pazar
Et bebek

Ailenin hafızası en güçlü bireyi olmaktan hep gurur duymuşumdur. Bebeklik yıllarıma ait bir çok sahne var gözlerimin önünde. Gayret etsem doğduğum günü bile hatırlayacağım.:-)))
.
Bir erkek ve iki kız çocuktan sonra dünyaya gelişimi; stada en son giren maraton koşucusunun yaşadığı hezimet ve gördüğü rağbet olarak özetlemeye çalışırsam yanlış olmaz umarım. ''Aman efendim zahmet etmeyin ebe falan da istemem'' diyerek çıkıp gelmişim dar-ı dünyaya.
.
Bebek deyince akla uyku gelir ya. Uyuyup da büyüyecek hani. İşte, detayına kadar hatırladığım uykuya geçiş anlarımdan kesitler aktarayım sizlere: Canım annem, beni daha çok ayağında sallamayı yeğlerdi. Yüzüme örttüğü tülbent ve görüş açımda iki komşu teyzenin ayakları (biri kemikli, diğeri tombul)bugün gibi gözlerimin önünde. Tabii annem halının üzerinde oturur vaziyette. Önce yavaştan, giderek sohbetin seyrine göre hızlanan; bir Mukaddes Hn. Teyzenin, bir Müstenire Hn.Teyzenin, Bir Mukaddes Hn.Teyzenin, bir Müstenire Hn. Teyzenin.... ayaklarına baka baka sersemleyen kafam ve nihayet uykuya geçiş.
.
Bir başka versiyon: Sevgili ablalarımı beni uyutmakla görevlendiren annemin odadan çıktığı andan itibaren yaşadıklarım. Yaylı somyanın üzerinde zıp zıp zıplayan ablalarım ve oluşan yaylanmadan etkilenerek hoplama stiliyle uyumayı başarabilen ben, yani et bebekleri.
.
Et bebek, canlı bir bebeğe sahip olmak her kız çocuğunun hayalidir herhalde. Ben yaşamasam da, Canım Abla'larıma doya doya yaşattım bu duyguyu. Aramızdaki yaş farkı nedeniyle evciliklerine başka türlü katılmam olanaksızdı zaten. Gün oldu; giydirdiler, süslediler, gün oldu; sözüm ona ıslattıkları ekmek içlerinden köfteler yapıp lokma lokma yedirdiler, salıncakta salladılar. . .
.
Dünyaya gelişimi ''son maraton koşucusu'' benzetmesi ile anlatmaya çalışsam da, bunun sadece görüntüde böyle olduğunu belirtmem gerekir. Yoksa, aileme haksızlık etmiş olurum. Özenerek seçilmiş bir ismim, kucak dolusu sevgim ve bunca yaşanmışlığa karşın çocuk kalmış bir yüreğim var. Ben halâ bir et bebeğim.
Sağlık ve huzur dileklerimle.
11 Eylül 2009 Cuma
Bir korkumuz daha oldu

6 Eylül 2009 Pazar
DENİZ KABUĞU

Sevgili Dostlarım,
Bayram ve çocuk sözcükleri birbirine nasıl da yakışıyor değil mi? Yeni giysiler, yeni ayakkabılar, şekerler, çukulatalar, kapı kapı el öpmeler, toplanan harçlıklar....
Peki, her çocuk böyle mi yaşar bayramı? Şartları her ne olursa olsun, bütün çocuklarımız bayram sevinci yaşamalı.
http://kumralada-ada.blogspot.com/2009/08/kucugum.html
Sizin de mutlaka bu çorbada tuzunuz olmalı.
Sağlık ve huzur dileklerimle.
30 Ağustos 2009 Pazar
Nice nice yıllara

Mustafa Kemal Atatürk
Kaynak: 1924Milli Eğitim Basımevi 1988 Atatürkçülük/Atatürk'ün Görüş ve Direktifleri adlı kitabın 127. sayfası
26 Ağustos 2009 Çarşamba
Makamlarla gelen şifa 3
Rast makamı: Kemik ve beyne etkilidir. Fazla uyumayı engeller. Nabzın yükselmesine yardımcı olur. Özellikle çocuk bünyesinde nem hakim olduğu için; bu nedenle oluşan dengesizlikleri düzeltir. Akıl hastalıklarına iyidir.
Ör: Baharın gülleri açtı
İçime hep hüzün doluyor
Hayal ufkumda uçan binbir renkler
Yine bir gülnihâl aldı bu gönlümü
Söylemek istesem gönüldekini
Senden ayrı yaşayamam, çünkü çok sevdim seni
. . . . . .
Uşşak makamı:Kalp, ayak rahatsızlıkları, nikriz (damla) ağrılarına faydalıdır. Gülme, sevinç, kuvvet ve kahramanlık duyguları verir. Çocukların bütün organlarını etkileyen kuru ve sıcak yellerde ve büyük erkeklerde görülen ayak ağrılarına faydalıdır.
Ör: Anar ömrünce gönül giden sevgilileri
Kalbimi bezlederim minnet-ü zevkle dilesen
Gam zedeyim deva bulmam
Canâ rakibi handan edersin
Dalında solarken akşamın gülü
Hastasın, zannım vefa mahzunusun
. . . . . .
Acem aşiran makamı: Kemiklere ve beyne etkilidir. Yaratıcılık duygusu ve ilham verir. Durgun düşünce ve duyguları canlandırır. Hanımlarda doğumu kolaylaştırır. Anne karnındaki çocuğun yanlış duruşlarının düzelmesine yardım eder. Ağrı giderici ve spazm çözücü özelliği vardır.
Ör: Gam çekme güzel, nolsa baharın sonu yazdır
O tebessüm, o tavırlar,o levendane hıram
Gel ey denizin nazlı kızı, nuşi şarabet
Bin cefa görsem, ey sanem
Kime halim diyeyim, kime feryad edeyim
. . . . . .
Segâh makamı: Şişmanlık uykusuzluk, yüksek nabız, kalp, ciğer ve kas rahatsızlıklarına faydalıdır. Beyin nöronlarına etkisi vardır. Mistik duygular oluşturur.
Ör: Leylâ bir özgecandır
Dertliyim ruhuma hicranımı sardım da yine
Bir emele bin ah çeksem
Gözlerinden içti gönlüm neş'eyi
Hasta kalbimde yanan derdi niçin anlamadın
İncecikten bir kar yağar
Olmaz ilaç sine-i sad pareme
Gece sessiz ve karanlık
. . . . . .
Eveeeet, artık mutfaklarımızı birer stüdyoya dönüştürerek, şarkılarımızı söylemeye başlayabiliriz.
Sağlık ve huzur dileklerimle.
25 Ağustos 2009 Salı
Makamlarla gelen şifa 2
Hicaz makamı: Kemiklere, beyne ve çocuk hastalıklarına tedavi edici etkisi vardır. Üro-genital sisteme ve böbreklere etki gücü fazladır. Alçakgönüllülük duygusu verir. Düşük nabız atımını yükseltir ve göğüs bölgesi diğer önemli etki alanıdır.
Ör:Hazan ile geçti gülşeni bostan
Kapıldım gidiyorum, bahtımın rüzgârına
Kırmızı gülün alı var
Muhabbet bağına girdim bu gece
Ömrüm artar sana baktıkça perestişle benim
Bir bahar akşamı rastladım size
Gönlüm yaralı bilmiyorum yar bana noldu
. . . . . .
Neva makamı: Göğsün sağ tarafına, böbreklere, omurilik, kalça ve uyluk bölgelerine etkisi vardır. Üzüntüyü giderir ve lezzet verir. Gönül okşayan makam adıyla bilinir.
Ör: Birlikte bu akşam çıkalım seyre civanım
Muntazırım teşrifine
Sevdi bu gönül seni yaman eylemedi
Yine bağlandı dil bir nevnihâle
Ey gonca dehen ah-ı seherden hazer eyle
. . . . . .
Elimden geldiğince, çok bilinen şarkılardan örnekler vermeye çalıştım. Daha da vermeye çalışacağım. Bildiğimiz gibi makam deyince aklımıza sadece sözlü şarkılar gelmez. Bu makamlarla ilgili çok güzel saz eserlerimiz de var. Müzik marketlerinden kolaylıkla temin edebiliriz.
Müziksiz kalmayın.
Sağlık ve huzur dileklerimle.
24 Ağustos 2009 Pazartesi
Makamlarla gelen şifa 1

''Müzik ruhun gıdasıdır'' Bu tartışılmaz. Peki, müziğin bedenimizde yarattığı onarıcı etkisini biliyor muyuz? Batısıyla, doğusuyla dinlediğimiz birçok müzik, melodik yapıları gereği organlarımızın güçlenmesine katkı sağlıyor. Bu tıbben kanıtlanmış. Biz, kendi öz müziğimizden yola çıkarak, makamlarımızın vücudumuza sağladığı yararları öğrenmeye çalışalım. Ne dersiniz?
Nihavend makamı:Kan dolaşımı, karın bölgesi, kalça, uyluk ve bacak bölgelerinde etkilidir. Kulunç, bel ağrısı ve tansiyon rahatsızlıklarına faydalıdır.
Ör:Bahar bitti, güz bitti artık bülbül ötmüyor.
Bahçemde açılmaz seni görmezse çiçekler.
Dün kahkahalar yükseliyorken evinizden.
Gönlümle oturdum da hüzünlendim o yerde.
Hatırla mazi-yi mesudu sen de ben gibi yan.
Menekşelendi sular, sular menekşelendi.
Ruhuma gecenin matemi doldu.
Sarahaten acaba söylesem darılmaz mı?
Ufacık tefeciktin, yemyeşil gözlerin vardı.
. . . . . .
Hüseyni makamı: Güzellik, iyilik, sessizlik, rahatlık verir ve ferahlatıcı özelliği vardır. Karaciğer iltihabını yok eder. Mide hararetini giderici özelliği vardır. Sol omuza etkilidir. Sıtma hastalığına iyi gelir.
Ör: Bak şu güzel köylüye, işte bu kızdır peri.
Geçti sevdalarla ömrüm ihtiyar oldum bugün
Rüzgârlara kapılmış kuru yaprak misali
Leylâk takıvermiş saçının tellerine hey
Sana öyle hasretim ki bir çabam yok varam diye
Tutam yar elinden tutam çıkam dağlara dağlara
Yüce dağ başında yatmış uyumuş.
. . . . . .
Makamlarla ilgili açıklamalara devam edebilmek ümidi ile...
Hepinize sağlık ve huzur diliyorum.
Fotoğraf:images.google.com'dan alınmıştır.
22 Ağustos 2009 Cumartesi
Ramazan

Ramazan, hepimiz için farklı anlam taşır. Ben, eski ramazanları tatlı tatlı anmayı sevmekle birlikte Neydi o eski ramazanlar? Cümlesine pek de takılı kalmayı sevmeyenlerdenim. Bildiğim; bu günün de bir gün o eski ramazanlardan olacağı. Korkum; bugüne gereken değeri ve hakkını verememek. Oysa ki yaşadığımız güne haksızlık etmek, yaşam enerjimizi tüketmekten başka bir işe yaramaz.
Ramazan ayında ezan sesi; tüm oruç tutanlar gibi, benim için de normal zamanlardan daha fazla önem taşır. Çünkü, bu ayda müezzinler en güzel sesleriyle, huşu içinde, makamına uygun ezanlar okurlar. Ama, aynı mahallede dört beş cami olması (buna kesinlikle karşıyım) müezzin-star yarışmasına dönüşmekte zaman zaman. Biri biterken diğerinin başlaması''öyle okunmaz böyle okunur'' dercesine rekabeti hissettiriyor.
Bedenimizi ve ruhumuzu arındırmak için koca yılın sadece bir ayı yetmese de, yaşam kargaşası içinde ihmal ettiğimiz maneviyatımızı elden geçirip, onarmak için Ramazan ayı çok güzel bir fırsat.
Hayırlı ramazanlar.
17 Ağustos 2009 Pazartesi
Kabul günü

Genelde ''Bir maniniz yoksa annem size gelecek'' ön randevusu evin çocuğu tarafından alınan ve sonraları on onbeş kişiyi bulup, her ayın bilmemkaçıncı günü olarak üzerinizde kalan eziyet günüdür; kabul günü.
Gelen misafirlerin ortak beklentisi; ev sahibinin ikramları ve değişik lezzetler tadabilme arayışıdır. Birlikte geçirilen sürenin büyük kısmı da zaten yeni yeni tarif alış-verişiyle geçer.İkişerli, üçerli gurupların oluşturduğu curcuna tarzı sohbetlerde gizli bir liderlik yarışı da yok değildir hani. Seslerin perde perde yükselişinin altında yatan neden de budur.
Zaman zaman düşünmüyor değilim: Acaba ''Kabul günü misafirliği'' bir çeşit meslek midir? Kendine has giyim tarzı olan, bir iş kolumudur. Çünkü, bu anlamsız toplulukları oluşturan insanların mutlaka şık bir poşet içinde hazır vaziyette rugan ayakkabı veya terlikleri bir kenarda beklemededir. Şıkırtılı, özel gün giysileri elbise dolaplarında hazırdır. Günlük yaşamlarında geçim sıkıntısı sohbetleri yapsalar da, güne gidecekleri zaman takmak üzere, birkaç burma bilezikleri ve pırlanta yüzükleri mutlaka vardır.
Birlikteliğin ilk yarısı;''Nasılsınız?'' , bu da yetmez;''Daha daha nasılsınız?'' sorusunun yanıtını almakla geçer, sağırlar söyleşisi kıvamında. Çünkü, onbeş kişilik topluluğun hepsi, teker teker birbirine bu soruyu yöneltir. Gelen misafirler arasında muhabbet ve dedikodu koyulaştıkça koyulaşır. Ortalıkta serseri mayın gibi dolaşan, sağı solu kurcalayan bir kaç tane de çocuk varsa, durum iyice çekilmez bir hâl alır. Ev sahibi, çılgınlar gibi ikram hazırlıkları içerisindedir. Ne sohbete, ne de muhabbete katılabilir.......
------
Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi; oldum olası şartlandırılmış günleri sevmem. Arkadaşlarımla biraraya gelmeyi, sohbet etmeyi, ikramda bulunmayı çok severim ama sayıları dördü geçmeyecek guruplar halinde olması tercihimdir. Gelenlerin birbirini tanıması ve oluşturulacak sohbet konularına yabancı kalmaması benim için çok önemlidir. Daha da önemlisi, benim de bu sohbetlerin içinde olabilmem.
Eski, okul arkadaşlarımla bir araya geldiğimde doya doya çocuklaşabilmeliyim. Bir zamanlar birlikte çalıştığım arkadaşlarımla, o günleri anımsarken hakkını verebilmeliyim. Ya da müziksever dostlarımla müziği konuşup, şarkılar söyleyebilmeliyim. Amaaa, hepsini bir araya getirmeye kalkarsam, durumdan ne ben ne de arkadaşlarım hoşnut olur.
Sağlık ve huzur dileklerimle.
Fotoğraf:www.images.google.com'dan alınmıştır.
12 Ağustos 2009 Çarşamba
Sağ mı, sol mu?

6 Ağustos 2009 Perşembe
Kan bağı
Bir tür akrabalarımız vardır. Kan bağına rağmen sevememişizdir, ısınamamışızdır onlara. Ama onlar arsız arsız bir yerlerde bulurlar bizi. Haber maber vermeden, teklif tekellüf bilmeden, çıkıp çıkıp gelirler.Kapıdan giremeseler pencereden girerler; bazen tek başına, bazen topluca.
.
Bu akrabalar, kışın yoktur ortada. En ufak bir seslerini bile duyamayız. Ne zaman havalar ısınır, işte o zaman burnumuzun dibinde biterler. Genelde sinir bozucu tiz bir sese sahiptirler ve ne dediklerini anlamamız olanaksızdır. Ama Allah için üzerimize titrerler. Bizlere yakın olmak için ellerinden geleni ardlarına koymazlar.
.

.
İşte, akrabalık ilişkilerinin su üstüne çıktığı saatler başlamıştır artık. Nasıl ? Sizde de var değil mi onlardan. İstediğiniz kadar inkâr edin. Onlar tiz sesleriyle, önce aranızda bir kan bağı olduğunu anlatacak, sonraaa aynı kanı taşıdığınızı kanıtlayabilmek için gerekeni yapacaklardır.
.
Ben bizimkilerden birinin profilden, artistik yakın çekim bir fotoğrafını yan tarafa koyuverdim. :-))))
.
Bu yazıyı okuyan tüm gerçek akrabalarımdan yüreklerini hoplattığım için özür dilerim.
.
Sivrisineksiz geceler hepimizin olsun.
.
Sağlık ve huzur dileklerimle.
.
31 Temmuz 2009 Cuma
Tercih

Tek kuvöz iki cana yetmedi
Osman BEKLEYEN- Mehmet AYDIN/VAN, MUŞ, (DHA)
29 Temmuz 2009
MUŞ’ta sezaryenle 6.5 aylık olarak dünyaya gelen, ancak solunum yetmezliği olan kız bebekleri Ebrar ile Meryem’e, Van’da bulunan solunum cihazlı tek boş kuvöz yetmedi. İkizlerden Muş’ta kalan Meryem doğumdan 12 saat sonra ölürken, 2.5 saatlik bir ambulans yolculuğu ile Van’a götürülen Ebrar Apak, hayata tutundu.
28 Temmuz 2009 Salı
İsim değişikliği
26 Temmuz 2009 Pazar
Deli

23 Temmuz 2009 Perşembe
Uyarı
Sevgili İzleyicilerim,
Siteme ulaşmak için blog adresimi yazmanız yeterli. Dolaylı yolları lütfen tercih etmeyin. Google'dan yapacağınız araştırma sizi de, en az benim kadar şaşırtabilir. Hiç bilgim ve ilgim olmayan tuhaf sitelerde bulabilirsiniz kendinizi. Bu da internetin bir azizliği olsa gerek.
Sağlık ve huzur dileklerimle.
17 Temmuz 2009 Cuma
Musıkî ve nota

Avni Anıl'ı önce besteleriyle anımsayalım:
*Dil şad olacak diye kaç yıl avuttu felek
*Gün be gün yaşanan o hatırayı
*Rüya gibi uçan yıllar
*Sevmiyorum seni artık gözlerimi geri ver
*Sen körfeze geldiğin zaman yıldızlar güler
*Bir kerre bakanlar unutur derdi günahı
*Mihrabım diyerek sana yüz vurdum.
..........sadece birkaç tanesi.
.
Türk musıkîsine eserleriyle katkı sağlayan bu büyük bestekar, aynı zamanda öz müziğimizin koruyucusu ve savunucusu olmuş. Türkiye Radyolarına adeta savaş açarak, bestecilerin telif hakları konusunu ciddi bir biçimde ele almış. TRTye çektiği protesto ile; 1 Eylül 1970 tarihinden itibaren en az 400 şarkıyı geri çekeceklerini, bu sayının yakın bir zamanda 4000 i aşacağını sert bir üslupta belirtmiş. Üç büyük radyodan(İstanbul, Ankara, İzmir) müzik yayınlarının başına, tam yetkili bir kişinin getirilmesini şart koşmuş. Türk Musıkîsinin yayın saatlerinin daha uygun ve uzun süreli olmasını, yeni seslere ve bestecilere yer verilmesini adeta dayatmış.
.
Elbette bu mücadeleye; Münir Nureddin Selçuk, Emin Ongan, Selahaddin İnal, Yorgo Bacanos, Erol Sayan, Amir Ateş, Yesari Asım Arsoy... gibi değerli sanatçılarımız da seve seve katılıp güç birliği oluşturmuşlar. El birliğiyle bir başarıya imza atmışlar.
.
Bugüne gelirsek, durum içler acısı. Türk Sanat Musıkîsi resmen can çekişiyor, son nefesini vermek üzere.Elimize çayımızı, kahvemizi alıp TV kumandamızın herhangi bir tuşuna basarak TSM izleme olasılığımız yok gibi birşey. Olanlar da insanlardan çok yarasalar için. Gecenin ilerleyen saatlerinde.
.
Avni Anıl ve sanatçı dostlarının dayanışmasının benzerini keşke bugün de görebilsek. Her kanal haftanın belli günleri geçmişten günümüze TSM ziyafeti çekse ve varlığından haberdar olamadığımız onca güzel ses ziyan olup gitmese. Eminim, bir yerlerde Hamiyet Yüceses'e, Safiye Ayla'ya .... eş değerde hoş sedalar var. Fakat, dinleme zevkine varamadan yok olup gidecekler. Kültürüne sahip çıkamayan ülkelerin acı kaderi bizi de bekliyor. Ben müzik, siz resim, heykel... vb diyin.
.
Oysa ki, günümüzde de değerli sanatçılarımız, bestekârlarımız var. Ama nedense hepsinin üzerine ölü toprağı serpilmiş. Ortak görüşlerini, sorunlarını paylaşacak ne bir dergileri, ne de bir internet siteleri var. Sadece birilerinin uzattığı mikrofona şikâyet ve sitem etmeyi biliyorlar. Her konuda olduğu gibi, birilerinin onlar için birşeyler yapmasını bekliyorlar.Hiç değilse RTÜK bir çok konuda olduğu gibi TV kanallarına yaptırım gücünü kullanabilse. Tabii istese.
Ben henüz umudumu yitirmedim.
Sağlık ve huzur dileklerimle.
Resim: http://www.images.google.com/ sitesinden alınmıştır.
14 Temmuz 2009 Salı
Son akşam yemeği
_-_The_Last_Supper_(1495-1498).jpg)
İYİNİN DE KÖTÜNÜN DE YÜZÜ
Leonardo Da Vinci ''Son Akşam Yemeği'' tablosunu yapmaya karar verdiğinde, iyi ve kötü kavramlarını aynı tablo üzerinde nasıl göstereceği sorunuyla karşılaşmıştı. Çünkü tablonun hem etkili hem kolay algılanabilir olmasını istiyordu. Kısa bir değerlendirmeden sonra iyi için İsa'yı, kötü için ise Yahuda'yı simge olarak kullanmaya karar verdi.Böylece mesajını daha canlı ve insan belleğinde daha derin iz bırakacak biçimde iletmiş olacağına kendini inandırdı.
.
Kötülüğün simgesi olarak Yahuda'yı seçmesinin bir nedeni vardı elbette; çünkü Yahuda son akşam yemeğinde İsa'ya ihanet etmeye karar veren ve İsa'nın 12 yakın havarisinden(takipçisinden) biriydi.
.
Leonardo aradığı modeli bulmak için pazar yerlerini, meydanları dolaşıyor, konserlere gidiyordu.Zaman akıp gidiyordu. ''Son Akşam Yemeği'' üzerine çalışmaya başlamasının üzerinden üç yıl geçmişti. Tablo neredeyse tamamlanmak üzereydi; ancak Leonardo, Yahuda için kullanacağı modeli bir türlü bulamıyordu. Öte yandan çalıştığı kilisenin kardinali, tabloyu bir an önce bitirmesi için kendisini sıkıştırıyordu.
.
Bir gün, kaldırım kenarına yığılıp kalmış bir adama rastladı. Adam erken yaşlanmış, paçavralar içinde, kendinden geçmiş sarhoş bir durumdaydı. Hemen yardımcılarını çağırdı ve güç bela adamı kiliseye taşıdılar.
.
Zar zor ayakta duran adam neden kiliseye getirildiğini anlayamamıştı bile. Ancak kendisinin sokaktan kaldırılıp buraya taşınmasını isteyen kişiyle karşı karşıya olduğunun ayırdındaydı. Kim olduğunu bilmediği bu gür sakallı adamın sıksık kendisine baktığını ve önündeki dört köşe bez parçasına bir şeyler çiziktirdiğini de görebiliyordu.Zavallı adam başına neler geldiğini anlamamıştı. Paçavralar içinde yarı sarhoş, yarı şaşkın durumda beklerken Leonardo onun yüzündeki inançsızlığı, suçluluk duygusunu, bencilliği, tabloya geçiriyordu. Titizlikle işini bitirmeye çalışırken sarhoş adam kendine gelmeye, etrafında olan biteni anlamaya çalışıyordu.
.
Ayılan model Leonardo'nun yapmış olduğu tabloya baktıkça farklı duyguları birarada yaşamaya başlamıştı. Bir yandan şaşırıyor, bir yandan da hüzünleniyordu.Gözleri sulanıyordu. Resmin buğulu görüntüsü ve büyüleyici gücü karşısında derinden etkileniyordu. Çünkü bu tabloyu daha önce görmüştü. Hüzün dolu bakışlarını büyük ressamın gözlerine çevirerek ''Ben bu resmi daha önce gördüm'' dedi. Leonardo şaşırmıştı.''Ne zaman, nerede?'' diye sordu.
.
Adam anında yanıt verdi:'' Üç yıl önce '' dedi.
.
Geçmiş yaşamının tatlı anıları bilincinde giderek daha açık bir biçimde canlanıyordu:''Elimde avucumda olanı daha kaybetmemiştim''dedi. ''O zamanlar bir koroda şarkı söylüyordum.Ben ayırdında değildim; ama bir ressamın dikkatini çekmiştim.İşte o ressam sonra bana gelip bir resim yaptığını ve ''İsa'nın yüzünü çizmek'' istediğini söylemişti. Kendisine model olmam için beni atölyesine davet etmişti'' dedi.
.
Sonunda boğuk bir ses tonuyla sürdürdü sözlerini:''ŞİMDİ ANLIYORUM Kİ İYİNİN DE, KÖTÜNÜN DE YÜZÜ AYNIYMIŞ; HERŞEY İYİNİN VE KÖTÜNÜN İNSANIN YOLUNA NE ZAMAN ÇIKTIKLARINA BAĞLIYMIŞ MEĞER...''
.
Yazı Bütün Dünya dergisinden alıntıdır.
.
*Yollarımıza hep iyiliklerinin çıkması dileğiyle*
12 Temmuz 2009 Pazar
Su

8 Temmuz 2009 Çarşamba
Yeni misafirimiz
29 Haziran 2009 Pazartesi
Biz bunu hep yapıyoruz
24 Haziran 2009 Çarşamba
Hayırdır inşallah
Hep imrenmişimdir'' Dün bir rüya gördüm'' diye söze başlayıp anlatanlara. Hayatım ''Hayırdır inşallah'' demekle geçiyor. Oysa ben, ayda yılda bir rüya görenlerdenim. Ya da görüp de hatırlayamayanlardan.
Bu konuyu neden seçtim? Çünkü, nihayet bir rüya görebildim, uzunca bir aradan sonra. Hayırdır inşallah. :-))) Görmemiş rüya görünce ne yapar? Bir rüya tabiri kitabı alır eline ve başlar aramaya. Ben de aynen öyle yaptım:
Rüyamda, ayıptır söylemesi ''Lahana'' görmüştüm. Sınavdan iyi not bekleyen öğrencinin sonucu öğrenmesi heyecanıyla, kitapta L harfini buldum. Lahanayı buldum. Yorumun ilk satırı''Rüyada lahana görmek çok iyidir''. Keh keh keh. İkinci cümle ''Pişmiş lahana gördüyseniz bu pek de hayra yorulmaz'' Moral sıfır.'' Ama pişmiş lahananın rengi yeşilse zenginlik bereket demektir.'' Burada kafayı kitaptan kaldırıp rüyaya geri dönüş yolculuğu ve bir belirsizlik. Okumaya devam''Şayet rengi sarıysa hastalıkla tabir edilir'' Şaşkınlık had safhada. Susmayan iç sesi ''Keşke daha dikkatli izleyebilseydim rüyamı'' Sarı mıydı, yeşil miydi? gel-gitleriyle ziyan olmuş bir rüya.
Böylelikle anlıyorum ki, rüya görmek her babayiğidin harcı değilmiş. Rüya tabiri kitaplarıyla kafa karıştırmak duygu karmaşası yaratmaktan başka birşey değilmiş. Hele hele rüya görmek bana hiç de lâzım değilmiş. Ben seve seve asli görevime geri dönüp hepinize gördüğünüz, göreceğiniz tüm rüyalar için topluca bir;
Hayırdır inşallah diyorum.
21 Haziran 2009 Pazar
Romus- Romulus
Büyük Roma İmparatorluğunu kim kurmuş?
11 Haziran 2009 Perşembe
.okia cep telefonu

5 Haziran 2009 Cuma
Deyimlerimiz
Konuşmalarımıza zaman zaman renk, coşku katan, sayısız deyimlerimiz var.
Bazılarını çok merak ediyorum; hangi duygu ve düşünce hali içerisinde, kimler tarafından üretildi. İçlerinde mantığa uygun olanlarının yanı sıra ''Bu hangi aklın işidir?'' dedirttirenleri de var. Bugün bu konudaki düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Kirli çıkı gizli gizli para biriktiren cimriler için kullanılan bir deyimdir. Bana göre son derece de mantıklıdır. Çıkı para kesesini çağrıştıran bir sözcüktür ve yanındaki kirliyle birlikte bir anlam bütünlüğü oluşturur. Oysa pişman etmek niyetine söylenen burnundan fitil fitil getirmek deyimi nasıl bir zekâ ürünüdür anlayamadım. Burundan çıkmış bir fitil= pişmanlık? Gözümün önüne getiremiyorum.
Daha büyük adımlar atarak çok yol alabilmek amacıyla söylenen ikaz içerikli bir deyimimiz vardır''Pergelleri açalım.'' Bu da yaşama geometrik gözlerle bakışa bir örnek, aklı başında bir deyim. Gelelim ''Sıtma görmemiş ses''e. Yani ses ile dişi sivrisineğin(anofel)in akıllara durgunluk veren ilişkisine. Kalın ve tok bir ses; ''Anofelle hiç işim olmaz'' diyor, dolayısı ile sıtma görmemiş oluyor.
Uzun lâfın kısası; yine anlam bütünlüğü olan deyimlerimizden. Ama ''Tavşan pisliği'' deyince bir durup düşünmek gerekiyor. Çünkü bu ihtisas isteyen deyimlerimizden. Hani, ne yararı ne de zararı olan insanlar için kullanılan bu benzetmedeki ürünün nasıl bir incelemeden geçtikten sonra bu deyimdeki yerini aldığını da merak etmek en doğal hakkımız.
Üzüm üzüm üzülmek, tam takır kuru bakır... ritmik, tekerleme kıvamında deyimlerimizden olup farklı bir grup oluşturuyor. Bugüne kadar ağladığını sızladığını duymadık üzümün.Yoksa, en çilekeş meyvamızdı da biz mi bilmiyoruz?
Sarımsağı gelin etmişler de kırk gün kokusu çıkmamış. Haydi hep birlikte bir canlandırma yapalım, sarımsak kızımıza telli duvaklı bir gelinlik giydirelim. Tepesindeki perçemi çiçeklerle süsleyelim. Maşallah pek de yakıştı. Fakat kokusu...
Üzerinde durmak istediğim son deyimimizin Karadeniz kaynaklı olduğu inancındayım. :-)))
Tabanları yağlamak: Yani en hızlı kaçış. Varalım, bir bilene soralım;Yağlı tabanlarla artistik tabanaj mı, yoksa kontrolsüz patinaj mı yapılır acep?
Deyimleriniz bol olsun.
4 Haziran 2009 Perşembe
Son kurbanlarım

21 Aralıktan bu yana yazdıklarımı şöyle bir gözden geçirerek bugüne kadar geldim. Birşey dikkatimi çekti ve beni rahatsız etti. Kendime ne kadar torpil geçmişim. Yazılarımı okuyan sizlerin gözünde herhalde ''sütten çıkmış ak kaşık'' gibiyim. Yooook, böyle bir haksızlığı kabul edemem. Ara sıra öbür yüzümü de göstermeliyim.
İsmimin ilk kez duyanlar tarafından yalan yanlış telafuz edilmesine, hele hele kırpılıp kısaltılmaya çalışılmasına asla izin vermedim, vermem de( aile bireyleri hariç). Öğretinceye kadar uğraşırım. Oğlak burcunun saf kan inatçılarındanım. Gençlik yıllarımda bu durum beni bunaltıyordu. Amaaa şimdi adeta zevk duyuyorum. Karşımda; okumayı yeni sökmüş, yakası kırmızı kurdeleli çocuklar gibi ismimi öğrenmeye çalışan insanlar, beni öyle bir eylendiriyor ki sormayın. Hece hece, tane tane harfleri birbirine çatıp Raa yee gââân demiyorlar mı? :)))))
Bugün, yine yollardaydım. E5 karayolunda minibüsümüz seyir halindeyken Yunus Polisler tarafından çevrildik. Son zamanlarda sıkça yaptıkları kimlik kontrollerinden birini gerçekleştirdiler. Toparladıkları kimlikleri alıp bir süre sonra geri getirdiler ve isim okuyarak geri vermeye başladılar: Ahmet ...., Mehmet...., Ayşe...., Fatma...., vb. hızlı hızlı okunan kimlikler sahiplerini buldu. Ve işte o an... Polisin kaşları bir çatıldı, gözleri bir açıldı. Ağzını açtı, lâkin ses çıkmıyor. Ben içimden ''Keh keh keh O benim işte'' dedim. Sadistçe bir duyguyla okumasını bekledim. Ama akıllı Türk Polisi harflerle uğraşmak yerine kimlikteki fotoğraftan yola çıkarak biraz da sinirlice kimliğimi elime tutuşturuverdi.
İşte, son kurbanlarım maalesef Yunus Polislerdi.
Sağlık ve huzur dileklerimle
31 Mayıs 2009 Pazar
Beşiktaşlıyım

NE MUTLU BANA
BEŞİKTAŞ MARŞI
Kartalın sevgisi işlemiş kanına
Bir can, soluk gibisin taraftarına
En iyi gününde hem, en zor anında
Unutma taraftarın senin yanında
Beşiktaş Beşiktaş Kartal Beşiktaş
Beşiktaş Beşiktaş Büyük Beşiktaş
Yensen de yenilsen de yok coşkuda son
Her zaman, her yerde sen on numara on
. . .
Refah Torlak